6 Aralık 2010 Pazartesi

Bir cahilin devrik cümleleri

Her esaret bastırılmış bir duygunun eseri
İstikrarlı yalnızlık, sonunda hep alışılan terk edilmişlik
Bu yazması basit, sabredip dayanması zor olan
İnsanların…
Yazsa film senaryosu olur hayatlarının
Sürekli, zaplanamaz reklamlarını izlemek

Bu kişisel ekonomiye bağlı özgürlük borsasında
Özgürlük nedir bilmezler A.Ş’nin halka arzı
Soyun sopunca, kimliğine yazılmış uyruğunca
Hissene düşmeyince adam gibi yaşamak
Dur arkadaş, sözleşmende ağlamak yassak

Bu yönetene boyun eğme hatasına bağlı hasta bedenin
Garanti kapsamı dışında kalma ihtimali
Bu iadede çıkarılacak zorlukların habercisi

Bu esaret…
Yönetenin hangi bastırılmış duygusunun eseri.
Bu avm'lere bulunan yerin bedenlere bulunamaması
Havadan diyanetin havadan fetvası
Bu istemeyeni yakmak caizin habercisi

Öyleyse bu peşin verilmiş sözüm ile,
Vadesini beklemeden yakın...
Yakın içi zaten gamdan yanmış bedenimi!

16 Kasım 2010 Salı

Köşe yazımsı bayram klişesi

Malesef hala hedefime ulaşamadım
Her günü bayram yapacak kadar deliremedim.
Daha da kötüsü elimdeki üç beş günlük
Bayramdan olmama neden olacak kadar
Akıllanmışta olabilirim.

Bizim şu mahallenin veletleri.
Yine geçen bayram ki gibi.
Bir coşku bir neşe bir haylazlık
Ve evet dostlar.
Yine o yarım ağızla yarım harçlık isteme.
''iyi bayramlar abi''
Çok tanıdık bu meret.

Öyle ya bayramlar aynı.

Teknolojinin kuru görünümlü yaş tahtalarına
Klavye gücü ile yaratılmış balon kişisel imajlara
Her ''Nerede o eski bayramlar'' diyene kandık

Şimdi bir hala amca dayı var, orada uzakta
Gitmesekde, görmesekte
O hala amca dayı bizimciyiz.


Not: Benim bünyeme sahip bir iş koliğin üç günden fazla tatile verdiği bir yan etkidir. Yoksa her bayramda bayram şiiri baydı biliyorum.

31 Ekim 2010 Pazar

Dolma

Hani ayakta ölüyordu birileri bir zamanlar.
Çağrışım sal olarak, bir anlamı olmalıydı bunun
Varoş edebiyatında
Giriş katında bir evin penceresinden ancak sokak
Modern edebiyatta
Plazanın bilmem kaç yüzüncü katından koca bir şehri
Tasvir eden, mesnetsiz kelimeciler

Oysa bir şeyler anlatmalıydı bu kelimeler
Kıçın koltukla buluşmasından doğan rahatlıkta
Yan yana ve alt alta dizili olmanın yanında.

Her anlaşılması zor olanı, insani bir deliliğe, hastalığına benzetmek

Asıl hastalık; Zor anlananın, kolay anlatılmasını beklemek

Tamam, var bir delilik ama senin benzettiğin
Daha doğrusu benzetemediğin deliliğe sahip deli
Her deneyişinde ağzıyla kuş tutabildiğini
Kuşu yuttuğundan sebep kanıtlayamayan deli
Öyle ki; Şeytanı bile kıskandıran o delilik, sahip olan için
Tecrübe edilmiş acıların, kağıt üzerinde ki çığlığı sadece.

Eh ne yaparsın…
Etimoloji den yoksun beynin dili kemikli oluyor işte
Fakirin edebiyatı, atasınca kulaktan
Üstelik zeytinyağsız dolma.
Şimdi,
Bu dolma sağa mı yar olsa? Dolma
Sola mı yar olsa? Dolma.

Tehdit cürmü

her halde çok sık rastlanan bir durum değildir.
artık, en baba yiğit bile belden aşağı çalışıyor. zira adam yaralamak öldürmekten daha az ceza getiriyor. hem ölüm çok kolay, ama yaralamak bir yerde yaralanın sizden sonsuzadek korkması demek. egosal bir tatmin için sizin gücünüze saygı duyulmasından daha iyisi o güçten korkulmasıdır. korku, saygıdan daha keskin bir duygudur. saygınızı korkunuzdan daha kolay kaybedersiniz.
işin buraya kadarı normal ve genellenebilir bir ölüm tehtidi açıklaması. çok sık rastlanmayan ama aslolan tehtid budur.

bu tehtid işnin en çok rastlananı fütursuzca kızgınlık ve sinir hali ile yapılanıdır.
bu tehtid çeşidi ile fındık kabuğu meselelerin den, kız muhabbetlerine kadar bir çok konuda hem karşılaşır hemde karşı karşıya bırakırsınız.

bir de bu işin, yapıldığın da aynı kapıya çıkanları var.
mesela; sevgiliniz kendisinden ayrılırsanız, canına kıyacağını söylüyor.
ölüm ile tehdit edilmek durumu var, ama sonun da ölecek olan siz değilsinizdir. ne yapıla bilir, "ölü olmak mı dilenir" orası o konunun alt metni. ben yüzeysel bakıyorum. "keşke"lerle dolu hayatların altları beni okadar da ilgilendirmiyor.

tehdit eden ya da edilen olmanız okadar da önemli değil, uzun hayatınız içerisin de roller kolaylıkla değişebilir.
tehtid edildiğiniz de vereceğiniz tepki daha önemlidir.
çünkü tehtidkar olup olmayacağınız tehtid edildiğiniz de vereceğiniz tepki ile bire bir alakalıdır.

sizin için küfür etmekden farkı yoksa tehtid etmenin, bu zamana kadar hep sizin gibiler tarafından tehtid edilmişsiniz demektir. böyle devam etmesini dileyin.
ya da, yapamayacaklarınızı söylemekten vazgeçin.
karşınıza işi ciddeye alan biri çıkabilir.

17 Eylül 2010 Cuma

Bar Cahilin Devrik Cümleleri

Bende…
Akla düşen hiçbir düşüncenin “son”unu getirememe zorluğu
Sende…
Son sözü olmayanlardan gitmenin kolaylığı…

Başın da “Son” var ise, devamı mutlaka “nefes” olmalıymış gibi.

Senin gözlerin dolduğunda, görüşün bulanıklaşıyorken
Ben neden sadece gözlerim dolduğunda net göre biliyorum!
Görmek istediklerimiz mi farklı yoksa?

Dudaklarımın arasında sigaram…
Boş kâğıt üzerinde titreyen ellerim…
On binlerce düşünce içinde!
Eleği seçmekte tüm mesele…
Mantık eleği?
Gönül eleği?

Ne fark eder?
Hangisini seçersem seçeyim…
Değişmeyecek hiç bir şey
Sonunu getiremeyen yine ben olmayacak mıyım?
İlahi bir adalet…
Kaybeden olmayı umursamamanın cezası!
Hiçbir zaman kazanan da olamamak…

Lanet olsun…
Kim sıkıştırdı seni kulağıma çalınan bu şarkının içine?

6 Eylül 2010 Pazartesi

Dilemma

Düşünmek bir hediye mi?
Kim bilir, ben verilmiş cevaplardan emin olamıyorsam tek sebebi, mutluluğun düşünmeyen aptalların eteğinde dolaşıyor olduğunu görmemdir.

Bilgi beyne düştüğünde, kucağınıza bir fikir almak için 9 ay beklemezsiniz. Eskiden bu konuda bir sorun yoktu, bilgi değerliydi ve nadir bulunurdu. Şimdi öyle değil, reklam panolarında bile beynimizle ilişkiye girmek isteyen bilgi azmanları var, bilgi artık bilgi olup olmadığını anlayamayacağımız kadar çok ve aynı oranda değersiz, maalesef birçok beyinle ilişkisi ‘’korunmasız’’ olarak gerçekleşiyor.
Doğal süreçte doğru bilgi yanlış bilgi ayrımına gerek kalmadan yanlış beyinde korunmasız ilişki kötü fikirlere gebe kalıyor. Doğan fikrin kötülüğü yanlışlığı sahibi tarafından kabul edilmiyor ve ortaya

‘’Her fikir, iyi bir mantıkla sterilize edilebilir’’ gibi asıl kötü fikirden daha kötü bir fikri ortaya çıkarıyor.
İşte diktatör bu fikirle olunur. İnsanları sabun yapmak gibi saçma bir fikri mantıklı hale getire biliyorsan… sokağa tükürmeyi, zavallı bir kediye köpeğe eziyet etmeyi fazlasıyla mantıklı göre bilirsin.


Diyorum ya bazen bilmemek daha iyidir, hadi biliyorsun bari düşünme ama ne mümkün.
O zamanda işte uzun zaman önce söylenen ve doğru olduğuna inandığımız ‘’düşünüyorum öyleyse varım’’ sözünün söylendiği zamandan bu zamana bir evrim geçirdiği düşüncesi hasıl oluyor. Aslı nasıldı derseniz bence ‘’düşünüyorum öyleyse mutsuzum’’

Bilmenin ve düşünmenin zararlı olduğunu usturupsuz bir örnekle açıklayacağım, usturupsuz olmak benim için dert değilde sizin için belki sorun olabilir.

Labirentteki fare deneyini bilirsiniz, bu zamana kadar o labirentlere konulan fareler hep iki çeşitti.
Birinci fare labirente koyulduğu anda kokusunu bildiği peyniri aramaya koyulan…
İkincisi peynir nedir bilmediği için salak sulak davranışlarla etrafında dönüp duran fare.

İşte aşk bilgisi beynine düşümüş insanla onu bilmeyen insan arasındaki fark için mükemmel bir örnek.

Örnek iyi bir bilgiydi ama yanlış beyinlerde ‘’ama fare eninde sonunda peyniri bulur ve yer’’ fikrine gebe kalmasın diye söylüyorum.

Örnekte labirent’e denk düşen hayat laboratuarlardaki kadar basit değil. Dönülmesi gereken köşe sayısı biraz daha fazla ve Eninde sonunda bulduğunuzda artık işin işten geçmiş olması ihtimali çok yüksek.

Olumsuz çıkışı olmayan örnekler ve düşünceler bunlar bize bir faydası yok. Ne yapalım yani iki seçenekte bir birinden kötü diye hayatımıza son mu verelim. Değil tabiî ki her zaman başka bir seçenek vardır.

Lağımda özgürce dolaşan fare olabilirsin, tabi içinde lağım geçiyor diye bu bilgiyi de yanlış fikre gebe bırakma riskinizi öngörüyor ve… ‘’lağım farenin cennetidir’’ hatırlatmasını yapıyorum.

Her konu bir ikilem olarak ele alınmalıdır.
Bu konunun ikilemi de, bazen iyi fikirlerin mantıkla kötü fikre dönüştürülmesidir.

Kötü fikri iyi fikir olarak göstermekten daha kolay olduğu için tercih edilirliği daha yüksektir, genellikle fikri kabul etmemek ve benimsememek ile rahatlıkla gerçekleştirilir.

İkilemin bu kısmına üslup açısından iyi içerik açısından ilk örnekten daha usturupsuz örnek sanırım darvin’in ta kendisi olur, bir yaratıcının olduğu gibi iyi bir fikri alıp biz maymundan geldik gibi kötü bir fikre dönüştürmek… nereden baksan enteresan bir bilgi beyin çifleşmesi sonucudur.

Sonuç olarak demek istediğim şu;
Benim verdiğim bilgilerde dahil olmak üzere hiçbir bilgi sahibinin sizi bir labirente kapatmasına izin vermemek en doğru seçenek olarak hizmetinize sunuluyor.
Tabi ki arz var ısrar yok.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Bir Cahilin Devrik Cümleleri

Sakin duruyor, agresif yazıyorum.
Çünkü…
Afili senaryolar dönüyor beynimde,
Sonu cinayetle bitecek.
Hasadı olmayan karamsarlıklar ekiyorum
Cümlelerime…

Ben her sabah
En az birinizin aradığı aşkı
Öldürüyorum aynadaki gözlerimde
Diri çıkamıyor hiçbir aşk
Bu bedende gün yüzüne

Kirli ellerin baktığı temiz gbt sahibiyim ama
Aşk cinayetlerinde istense de
Parmak izi kalmıyor geriye.

Ellerimdeki sabun köpüğünden
Balonlar yapıp üflüyorum hala
Gizlice…

Keskin sirkeler diyarında küp,
Çirkin kurbağa gibi görünüyorum gözlerinize.
-hani öpsen prens de çıkmıyor içinden-

Ama teşekkür ederim.
Yazacak kadar düşünceye
Komada bıraktığım aşkların kulağına
Çalınan sözlerinizdir tek sebep.

Onların da beyin ölümü gerçekleştiğinde
Ne kalıyorsa geriye… Bağışlıyorum
Bende olmayan naif umudunuz hatırına
Bütün mantık evliliklerinize
Gel gör ki…
O da yetmiyor üç kuruşluk sevgilerinize.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Anladın mı?

Üç yüz dilde, on bin farklı şekilde de anlatılsa
Bu aşk; köpeklik ile mecnunluk arasında
Lanet bir şey…
Bilmeyene, kadercilik oynatır
Ak diye hep b..a kondurur.
Bilene sadece bir tercih meselesidir.

Öyle ama…
Sevdiğin değilse Leyla…
Sen istediğin kadar mecnun olmak iste.
Ama kızma kimseciklere beklide sorun
Leyla sandığının da, bir zamanlar bir mecnun sandığının olmasıdır.

Suçu yok kimsenin o halde.
Suçsuz iken suçlu da olma o zaman
Övme şu aşkı
Bilinmezliğine bilinmezlik katma.
Değilsen bir büyücü
Ne diye dersin; aşk büyülü bir şey.

Değil büyülü bir şey işte
Kimi etmiş kendini bir mecnun
Mecnunluğuna göre Leylalık derdinde.
Kimi de Leylalığına göre mecnunluk.

Bak bu yönde hiçbir kelam etmeden sen
Sırf güzelliğin değdi diye gözlerime
On bin birinci oldum, kendi şeklimi verdim aşka

Şimdi söylene bana…
Benim suçum mu?
Mecnun sandığın çıktıysa bir şeytan…
Bu kendini Leyla gösterme derdin ne diye?
Fikrinde yoksa Leylalık
Şeytanlık mı gözünde?

Ama bak değil işte bu kul Rahmandan bi’ haber.
Kulluk ile tercih edilmekte tüm mesele

Dizginleri benim elimde olduğu sürece
Aşk sadece nefsimin bir köpeği
Öyle ya hani bırakı versem dizginleri
Köpeğin ediverir beni yolunda…
Ama kula Rahmandan bağımsız tercih mi olur.
Yeter ki değmezsin bir daha güzelliğin gözlerime
Rabbim uydurmaz nefsime!
Mecnun edecek Leyla gelene dek
Bu köpeğin dizginleri kalı verir elimde.

Bak bilmediğin bir şey söylemedim yine!
En sevdiğin Leyla ile mecnun hikâyesi işte.
Anladın mı?
Mecnun dediğim beni Leyla edemedi dedikçe
Beni mecnun edecek Leylalık yok sen fikrinde!

26 Haziran 2010 Cumartesi

Kurmaca Hayaller

- Hadi aşk şiiri yazalım.
- Herkes yazıyor onu…
- Herkesten farklı yazalım o zaman…
- Farklı yazarsak güzel olmaz ama…
- Nedenmiş o?
- Artık kimse yazarak ya da söylenilerek gösterilen farklılıklara tamah etmiyor.
- Aşk şiiri yazmayalım o zaman..
- Yaşayalım.
- Ney?
- Yok bir şey. Devam et lütfen.
- Ne yazalım peki
- Hayata ve yaşama dair bir şeyler…
- Yok, bence ukalaca oluyor o yazılar.. ben hayatı çözdüm olayları baydı artık.
- Üslup ayarı ile halledile bilir bir sorun bu… abi gibi değilde… arkadaş gibi bir üslup takınırız. Hem fena mı olur belki birinin algılarının açık olduğu bir ana denk gelir okuması…
- Bi ihtimal ama…
- Ne yazacağız peki… amacımız ne? Okunsun diye mi yazalım… yazdık diye mi?
- Neden seçenekler sunup seçmek zorundaymışım gibi düşündürüyorsun. Ben ikisinden de olsun istiyorum belki…
- Anladım yazmak için yazıp, okunması için süsleyeceksin… yine!
- Yine çok ağır oldu ama kaç kere dedim sana hiç öyle süs falan yok sadece içimden gelenler.
- Peki peki.
- Şöyle yapalım o zaman
- Nasıl?
- Sen hayat ve yaşam üzerine bir paragraf yaz sonra ben senin yazdığınla ilişik aşk üzerine bir paragraf yazayım.
- Düet mi yapacağız.
- Komik duruyor tamam ama deneyelim işte.
- Peki.
- Kim başlıyor…
- Tabi ki sen


Ne kadar az düşünüyor…
O az düşünce içinde…
Ne kadar çok yanlış sonuçlar çıkarıyorsun

- Bu bana mı?
- Hayır, devam eder misin lütfen.

Ne söylersen söyle.
Geri gelmeyecek hiç bir şey
Nasıl söylersen söyle.
Tersine dönmeyecek hiçbir gidişat.

Anlama vaktindesin.
ANLA!
Vakit değil söz söyleme vakti.

Ne kadar kaçarsan kaç
Hep o bilindik sahnedesin…
Perişan olmuş…
Ellerin başının arasında
Beton bir zemin üzerinde…

Hatırlasana o anı ne düşünüyorsun?
Kaybettiklerine üzülüyor.
İsyan edip…
Lanetler mi okuyorsun!
Peki ya ölmek…
Yaşamamak yahu!
En rahatlatıcı seçenek…
Hatta tek seçenek mi olu veriyor?

Peki, neden buradasın hala!
Hiçbir şey değişmedi, hiç biri olmadı ama.
Ölmek bir yana, hiç bu kadar diri olmamıştın.
Adı geçmese şükretmiyorsun hala ama
İsyanın adı bile yok artık…
İleri gidemedim, geriye zaten dönemezsin.

Ama yerinde sayanları affetmiyorlar bak.
Avlıyorlar, kandırıp insanlaştırıyorlar.
Onlar işte?
Ağlamak yakışmaz diyenler.
Keşke demek kötü diyorlar bak şimdi…
Ağlatmadıkları gibi…
Keşke de dedirtmiyorlar…


- Oldu mu şimdi bu…
- Tepside farklı bir tat gibi.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir Gün Bir Gece

Bana zor geliyor
Senin bu yalan mutlulukların.

Mutluluk sanatının
Siyah kuşağını
Gözlerime bağlamışım sanırım.
Belki bilerek!
Belki yanlışlıkla!
Ama
Korkulacak bir şey yok…
Zararım sadece kendime
Lanet içimde ve dışımda, herhangi bir yerde

Biliyorum hatta eminim.
Bu mutsuzluk taşsa bir gün…
Tüm insanlığı kara kutuda en fazla
İki dakika mutsuz edebilirim.
Sonra bir parmağın bir tuş üzerinde
Bir saniyelik refleksi işte…
Geçer giderim bende mutsuzluğumla
Birçoğunun geçip gittiği yere
Gözlerinizin önünden.

Yalan mı söylüyorum yani?
Ben gördüğüm gerçekleri söylüyorum!
Yahu bırak artık şu “amma karamsarsın” lafını.
Boş ver diğerlerinin gözündeki değerini
Hadi ama dürüst ol. Bana değil, kendine.
Ya yalancısın de! Çek git, gidebiliyorsan
Ya da değiştir gerçeği! Değiştire biliyorsan.
Ben de inanayım senin inandığına.
Hem de senin inandığından daha fazla.

Hem mızıkçılıkta yapmıyorum bak
Ne, nasıl olmalı diyorsan.
Hangi kalıba “bu seninki” diyorsan giriyorum.
İtiraz etmiyorum yaşıyorum işte seninle.

Anlaştığımız gibi.
Oyunbozanlığım haftada bir gün bir gece
Kalıbımdan dökülüyorum beyaz sayfalara

Hadi vereyim repliğini söyle!
“Ama bu meret hayatta durduğu gibi durmuyor
Beyaz sayfalarda.”

Aynen öyle canım.
Haftada bir gün bir gece!
Ben ne dersem o.
En ayık kafayla.
En sarhoş sayfalarda
Bu meret ruh
Nefsin ve egonla, aciz bedenim seni
Anlatacak insanlara.

6 Haziran 2010 Pazar

Bayramım olma!

Bayramım olma…
Hep bir arife tadında kal hayatımda.

Hayatımın bayramlarında...
Şekerin en azını hep ben toplaya bildim.
Mantar tabancam…
Az harçlığımın bitişiyle mantarsız kaldı hep.
Kız kaçıran, pet şişe deneyimim hiç olamadı.
“Torpil” o zamanda, o şekliyle bile sevmiyordu beni.

Ahmet amcadan alınan ayakkabılar.
Bayram, seyran dinlemiyor. Vuruyordu.
Kotu pazardan alıyordum…
Ama kabin nerede diyemiyordum…
Ağı sıkınca, kimsenin suratına çarpamıyor.
Suratım çarpık, belki genişler diye
Umut ediyordum…
Şimdiki gibi ama gerçekten çocukça

İstanbul’u yaşadığımız mahalleden ibaret sanıyordum
Sülalenin en büyüğü bizim evde diye.
Akraba ziyaretlerinden de mahrum kalıyordum
Ne zaman elimden bir yere götürülmek için tutulsa
Eve götürülüyordum…
Ne hikmetse! Çocuk olmama rağmen
Ben çocuk parkına gönderilmiyor,
Çocuk parkına kaçıyordum.
Hep duyuyordum ama…
Park’ın başına bir türlü “Luna” getiremiyordum.

Bir keresinde bizim Fikret’i babası götürmüştü de
Heyecan ile anlatıyordu.
“Abi gondol diye bir şey var” diyordu önce.
Tam gondol nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyordum ki.
“Yok, böyle bir şey “ diyordu
Olay yerinden bir türlü sağlıklı bilgiler alamıyordum.

O yaşta yalnız kalmayı…
Memurların her bayramda memlekete gittiğini
Memur kızı sevdiğimden biliyordum.

İşte, nedensiz değil isteğim bilmelisin.
Ben hiç üç- dört günlük bayram çocuğu olamadım.
En fazla birinci günün öğleninde biti verdi.
Hayatımın bütün bayramları…

Ama sen;
Başımın ucundaki hiç giyilmemiş yeni elbiselerimle
Cebimdeki harcamakla bitmeyecekmiş gibi gelen harçlığımla
Bana hep iyi bir bayram geçireceğim umudunu veren.
O arife günü ve gecesi gibi kalıver hayatımda.

Bayramım olma, lütfen…

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Korkma

Tek dert var, apaçık ortada
Varlığımızla yokluğumuz arasında
Bir fark olsun istiyoruz.
Ama…
Nedir emin olduğumuz bu hayatta?
Hiç ölmeyecekmiş gibi
Omzumuzdaki bunca yükle
Diye bilecek miyiz sanki?
Ölümdür diye.
Yazılmış romanlarımızı okumaktan aciz
Yazsalar roman olur hayatımız
Diye bilecek miyiz?

Bak bana…
Denizle karanın buluştuğu en güzel yerdeyim şimdi
Çubuklu sahilinde ayaklarım üzerinden
Bedenimi yorma çabası ile…
Arşınlıyorum denize bir adım kala, kaldırımın
Bir adım atmalık sürede bana ait.
Bilmem kaç metre karesini.
Bedenin ve aklın aşması gereken
Sınırları zorluyorum.

Güneşin yaktığı bedenim
Yoruldukça hafifliyor,
Dünyevi zevkler yönünden.
Gözlerimde girdiği her kalıbın şeklini alan,
Bir bardakta olsa şeffaf renksiz olacak,
Baharın bu birçok kişi için güzel gününde,
Mavi rengini sevdiğim
Ama şimdi yosun yeşili rengi ile deniz var.

Deniz kadar olamıyor işte insan.
Daha doğmadan belli oluyor herkesin
Kalıbı ve rengi!
Korkularla korunuyor! Her kalıp ve renk

Yıksan kalıplarını, değişsen rengini nemi olur?
Varlığınla yokluğun arasında olabilecek
En ufak fark bile umurunda olmaz
Uzunca bir sahilde, yüzlerce insanın içinde
İstediğin anda denize atlaya bilecek kadar özgür
Ama yalnız olurdun!
O da korkunun adını yalnızlık koymadıysan.

Hiçbir yalnızlık müebbet değildir ama
Yıkmasan kalıbını değişmesen rengini
Çok sen gibi bulursun evet…
Kısa sürer yalnızlığın.
Yinede…
Yıkıma ve değişime bu engel olmasın
Hapsetme ruhuna yeni bir korkuyu
Yık sen her kalıbı, istediğin rengi seç?
Korkma, bir "ben" elbet bulur seni.

9 Mayıs 2010 Pazar

Hayatımın İstikrarlı Yanı

Odaklanamıyorum ki
Birine bağlanmak hak getire
Tasvirini mümkün kılacak kadar bile
Gördüğüm hiç bir yüz kalmıyor aklımda.
Daha da kötüsü, bazı yüzler
Hala sadece sözleri ile aklımda.
O zamanda duyguların beşi onu birden
Hücum ediyor aklıma, çoğalıyor cepheler
Parçalanıyorum
Nerede kazanıyor, nerede kaybediyorum
Fark edemiyorum.
Yuh diyorum yalnızlığın böylesine
Anlamak istemiyorlar diye
Anladıklarımın yalnızlığını çekiyorum
Anlatacak olsam sus “ukala” derler diyorum
Gel gör ki susmayı da beceremiyorum
Altıncı vakit de niyetsiz uyuyorum
Hazır olan şeytana
Yarım bir gülüş yerleşiyor azımın kenarına
Ve benim bozacağım bir ateşkes,
İlan ediliveriyor anında.

Toprağı Bol Olsun

Planlarım dışında gelişirde ölüm
Ellerinizde ölü verirsem bir gün
Sorarlarsa “Nasıl bilirdiniz” diye
Yalan söylemek zorunda kalmayın diye

Fırçayı elime verene güvendim ben
Yetenekten çok, umut dolu bir ressam edasıyla
Korkmadım hiçbir renkten
Siyahı da çaldım, Gri’yi de
En çok mavi de mutlu oldum belki ama
Korkmadım.
Ne geldiyse fırçama haktan
Hakikatten onu çaldım hayatıma
Gülüyordum ben sizin ağladıklarınıza
Ama anlamıyordunuz, çünkü
Sizde gülüyordunuz ağlanacak halinize
Haksızlığa, yalana ve inançsızlığa.
Çok kolay alışıyordunuz da her şeye
Bir bana alışamıyordunuz
Sırf sizin alıştıklarınıza, alışamıyorum diye.
Ne olacaktı öyle alışmıştınız ki ayı/dayı ikilemine
İkilemin bir sonucu, hayatlarınız köprüleriniz olmuştu
Gereklilik kipinde seviyor, özlüyor ve nefret ediyordunuz
Atalarınıza hep yanlış yerden kulak veriyor.
Ve kişiler üzerinden dayılık yaptırıyordunuz duygularınıza
Kendi sorularınızın cevaplarını
Hep başkalarında arıyor.
Küçük ve gamlı gönüllerinizin
Metre karesini çok abartıyordunuz.
Sevgilerinizin malzemesinden çalıp
Temeli sadece maddiyattan atıp
İlk depremde yıkılınca şaşırıyor
Kadercilik oynamayı çok seviyordunuz.
Size bilmediğiniz bir şey söylenemezdi
Söylendiğinde beğenip hoşlandığınız
Sadece yapamadıklarınızdı
Yenilikçiydiniz
Mesela.
Eleştiren oldukça, eleştiriye açıklığa
Eleştirilmesini istemediğiniz ne varsa
Kutsallaştırmayı eklediniz.
Ve
Beni sizden ayıran tek gerçek
Anlayamadığınız göreceli bir ölümdü
Seçimlerimizi yaptık.
Ben bütün bu hallerden kurtulup
Mezarda yatan oldum
Sizse sadece kürekle toprak atan.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Sitem

Ağzındaki o süt tadıyla
Bildiği en edebi dilde
Anlatıyor bana.
Acılarını.

“O gitti ve artık gelmeyecek” diyor.
“Anlaya biliyor musun”?

Ne diyeceğimi her zaman bilirim.
Ama sıklıkla bilmiyormuş gibi yaparım.
Öyle yaptım yine.

Anladığımı ifade eden bakışımı takındım.
İfadelerim konusunda hep şüphelerim vardır.
Ama bu zamana kadar beni hiç zor duruma düşürmediler.
Hep istenilen ifadeyi verebildiğimi düşünmeme neden olan
Sonuçlara kucak açtım.

İkili diyaloglarda, konuşanı dinlerken düşüne bilmek
Bana her zaman bir yetenek gibi gelmiştir.
Öyle olmadığını bilmek bile bunu değiştirmiyor.

Ne saçma dertler bunlar.
Ne can sıkıcı dejavular

Bu işler buraya nasıl geldi inanamıyorum,

Oysa dün gibi aklımda
Peder beye bir haftalık ayakkabının
Burnunun nasıl açıldığını anlatıp
Bi’ haber modadan Ahmet amcadan
-Dedemle aynı model ayakkabı giyiyordum,
Dedem kendini çocuk hissetmiyorduysa da ben kendimi
Dede gibi hissediyordum o kesin-
Yeni bir çift ayakkabı aldıra bilmek.

Çivi oyunu için, nalburdan 12’lik çivi alabilmek
-çamura daha iyi saplanırlardı.-
-misket oynamakta ters gelirdi-

İlkokul öğretmenimin beni her gün
Kocasıyla aldatmasına göz yummak
-sonra ondan çocukta doğurdu-

Okul çıkışında piç enver’e para kaptırmadan
- “e” bilerek küçük” isim özel ama adam özel değil-
Sıvışabilmek.

Hepsi basit dertlerdi ve
Çözüm hep kendiliğinden gelirdi.
Mesut amca ilköğretimi biraz daha erken
Sekiz yıla çıkarmış olsaydı
Beş yıl sürmezdi.

Aç kurtlar sürü dağıldığın da ortaya çıkar.

Sonra bu gün ki beni ben yapan yıllar.
Herkes son baharda göç ederken
Sıcak iklimlere
Ben lanet kışı yaşardım
Olmak istemediğim
Her hangi bir yerde

Bu sonuca sebep ben değildim ama.
Anne babamı ben seçmemiştim.
Dedeme Adımı “Ali” koydurup
“Hz. ALİ” gibi ol nasihatini ben verdirmedim.

“Hz. ALİ” ye

“Haksızlığın önünde eğilmeyiniz, zira
Hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz”

Sözünü de kesinlikle
Ben söyletmedim.

Ben; o tatlı kızın sürekli dediği gibi.
“Tüme varımda” bir sonuçtum sadece

Ve ben demedim kimseye
Siz sadece sonuca bakın diye.

Ama şimdi karşımda
Ağzındaki süt tadıyla
Bildiği en iyi edebi üslupla
Anlatıyor bana
Acılarını.

Kız kulesinden ibaret sanıyor İstanbul’u

Bilemiyor.
Gaziosmanpaşa’yı
Kuştepe’yi
Hacıhüsrevi

Orda da oksijenin simgesi “O2” sanıyor.

Somut acılarından bahsedemiyor
Utanıyor beklide
Salıncakta sallanırken parmağını
Sıkıştırdığını anlatmaya
Belki de uyduramıyor edebi üslubuna
Hiçbir yerinden.

Bilmiyor, bir kış günü.
Bir park bankının üstünde uyumanın
Ne demek olduğunu
Bilmesinde zaten ama
Hep anlaşılmak istemesin
Anlamakta en azından anlamaya çalışmakta
Olsun seçenekler arasında.

O zaman belki,
Bir seçenek olarak görünür
Minnettarlık!

Ama, ama nerde?

Kendi odası ve duvarlarında posterleri var
Rafları var yahu üstü kitaplarla dolu.
Kitabın kendisine
İçindeki bilgiden daha çok değer veriyor.

Paylaşamıyor arkadaşlarıyla zavallım.
Korkuyor, okurda anlamazlar diye değil.
Bir köşesini kıvırır yırtarlar diye.

Ama şimdi karşımda
Ağzındaki süt tadıyla
Bildiği en iyi edebi üslupla
Anlatıyor bana
Acılarını.

Ve ben anlıyor muyum o’nu
Maalesef, maalesef.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Yaşa!

“Acıyorum sana” dedi.
Eskitmişsin yüreğini, her şeyin gibi.
Sevdaların eski.
Özlemlerin eski.
Nefretin eski.
Şu Lanet sehpan…
Elinden düşürmediğin çayın
O bile eski.
“Üzgünüm” dedim.
“Bak” dedi. “İşte bu en eskisi”
“Ölüyorum” dedim.
“Bu gece değil,
Hadi romantik bir şeyler söyle” dedi.
“Eskimiş yüreğinin iyi yanını, kelimelerini
Bu gece benim için şekillendir.
Unutayım en az sehpan kadar pürüzlü yüreğini
O zaman belki severim seni.”

“Arsız bir istek, seni sevmek
Ruhsuz bir beden hayal etmek
Günahmış, etikmiş bilmemek.
Ne güzel.
Seninle, sensiz ölmek”

“Bu gece değil” dedi.
“ Sarıl bana, yaşatacağım seni
İçimde ve dışımda”
Yaşadım,
Tekrar ve tekrar…
İçinde ve dışında…
O sadece.
“Yaşa” diyordu.
Anlıyordum…
Gidecekti, güneş gelmeden hemen önce.
Ve “Yaşa” diyordu.
Ölmeden hemen önce.

28 Mart 2010 Pazar

İçimdeki İhtiyarla Sohbetlerim (ilk bölüm)

Merhaba dedi genç, uzun süre seyrettiği ve nedense kendisiyle özdeşleştirdiği ihtiyar adama

Merhaba dedi İhtiyar adam, sesin sahibi tanımadığı bu genç adama dönüp.

- En az benim kadar sadıksınız bu sahile, sürekli nereye bakıyorsunuz?

Güldü ihtiyar adam.

- Kendime bakıyorum evlat fakat sahil aynı sadakati göstermiyor değişiyor ve değişiyor.
- Kendinize mi bakıyorsunuz? Nasıl yani?
- Bakmakla görmek farklı şeylerdir evlat, bunu bilmediğini ya da ilk kez duyduğunu söylemeyeceksin değil mi bana?
- Daha önce de duydum evet ama duymakla anlamakta aynı şeyler değildir. Bunu da siz ilk kez duyduğunuzu söylemeyeceksiniz değil mi?

Güldü ihtiyar adam ve gencin o’nu güldürmüş olmasına sevindi.

- Söylemeyeceğim evlat. O zaman sana anlatayım, benim yaşımda insanın bir geleceği olmaz, elini açıp bakarsın ve orada hiçbir falcının okuyamayacağı bir geçmiş vardır sadece. Sonra sen nereye baksan geçmişinden bir iz görürsün, çok dalar gidersin. Bir anlık görüntüde hayatının 5-10 yılını yaşarsın.
- Anlıyorum. Hep yalnızsınız bir aileniz yok mu?
- Aile evet bir kızım bir de oğlum var diye bilirim.
- “diye bilirmisiniz” Nerdeler şuan?
- Kızım uzun zamandır yok buralarda çok özledim onu ama hayatım boyunca kaçtı benden
- Neden peki?
- Ben çok gençken anneleri bizi terk etti, hiç suçum yoktu ama peşinden gitmediğim için kızım hep beni suçladı.
- Peki ya oğlun
- Oğlum bu durumdan pay çıkardı, o zaten annesini ve kız kardeşini kıskanırdı. Benim onlara daha çok değer verdiğimi düşünürdü her zaman ve onların gidişi ile bütün ilgimin alakamın ona kalması hoşuna gitti, bazen sıkardı beni kızardım ona ama beni hiç terk etmedi.
- Çok ilginç.
- Öyle mi dersin?
- Peki, siz kızınıza hiç ulaşmaya çalışmadınız mı ya da o size sonuçta siz onun babasısınız?
- Aslında hem ben ona, hem de o bana hasret bir hayat yaşadık, ben çok aradım o’nu birkaç kez bulmuşum gibi de oldu ama bazısın da ya o değildi yanlış anlamıştım ya da oğlum engel oldu
- Oğlunuz mu engel oldu?
- Evet, sürekli “hayır baba bırak o’nu aramayı peşinden koşmayı o seni terk etti bak ben buradayım asla terk etmeyeceğim seni” der dururdu. Sonradan anladım ki birkaç kere oğlum yüzünden de kızım yanıma gelmekten vazgeçmiş.
- Bunun için oğlunuzu hiç suçlamadınız mı peki, bilerek kızınızı sizden uzak tutmuş sonuçta
- Evet, suçladım bu yüzden öldürdüm o’nu
- Ne? Kendi oğlunuzu mu öldürdünüz?
- Evet, sonunda bir gün anladım ki, annelerinin bizi terk etmesinin, kızımın hayatım boyunca benden kaçmasının tek nedeni oğlum muş. Ve anladım ki ben o’nu oğlum olduğu için değil, annesinin ve kız kardeşinin aksine beni hiç terk etmediği için sevmiş ve bütün bana yaptıklarını ve yaptırdıklarını görmezden gelmişim, öldürmek istemedim o’nu aslında uzak durmaya kaçmaya çalıştım, ama hep bir karanlık gecede buldu beni ve yine hep aynı şeyleri söyledi.
“Daha ne istiyorsun baba, bir bak etrafına kimsenin öz kızıyla olduğu yok, kızlar hep üvey, anneler ve eşler hep terk ediyor neden benim yüzümden olsun ki, ben de senin bir parçanım, ben senden var oldum ve sen beni yetiştirdin bu hale getirdin, şimdi benden mi kaçıyorsun. Kaçma baba benden, yaşa beni sadece benimle yaşa. Göreceksin sende ne annemi özleyeceksin nede kız kardeşimi”
Olmadı ama hem sevdiğim kadını hem de kızımı özlemekten vazgeçmedin ve bir gece öldürdüm oğlumu.
- Çok üzüldüm gerçekten, çok acı bir hayat sizinki.
- Her hayat acıdır evlat ama yaşarken anlamaz insan sonun da anlar, elini tutacak kimsesi kalmadığında ellerini cebine bir atar, bakar ki cebinde “keşkeler den” ellerine yer kalmamış.
- Haklısınız sanırım.
- Ah evlat, hayatım boyunca bu haklısınız lafını duydum, ikinci bir fırsatım olsaydı haksız olmayı seçerdim.
- Benim şimdi gitmem gerekli daha sonra yine gele bilir miyim yanınıza.
- Tabi ki gelebilirsin evlat.

Genç kalktı ve uzaklaşmaya başladı ama sonra durduğu yerden arkasını döndü ve ihtiyar adama.

- Peki, Son bir soru daha merak ettim hikâyeyi anlatırken hiç çocuklarınızın ismini zikretmediniz. Çocuklarınızın isimleri neydi?

Güldü ihtiyar adam ve gencin o’nu güldürmüş olmasına sevindi yine.

- Kızımın adı “Mutluluk”, oğlumun adı “Mutsuzluk” Sevdiğim kadının adı da “ umut” tu evlat.

Güldü genç ve ihtiyar adamın o’nu güldürmüş olmasına sevindi.

27 Mart 2010 Cumartesi

Bahçıvan

Anlatılmaya değer hiçbir duygunun,
Yok tadı dudaklarımda.
Ne geçmişten bir sitem
Nede geleceğe bir vaat,
Yok sözlerimde.
Yaşken eğilmemiş ağaçlar gibi
Her içsel fırtınada bir kural yıkan
Dallar sahibiydik ve
Geç öğrendik bahçıvanımızın
Yine kendimiz olduğunu
Elbet budanmalıydı, Bu düşünce dalları
Batılı bir elin peyzaj çalışmasına
Kurban gitmeden…
Ve
Yerimize küçük çam ağaçları
İthal edilmeden önce

Rüyalarıma Hoşgeldiniz

Huzur vurmuş kıyısına karalarımın
Ufukta bir ışık aydınlatıyor her yeri
Yanaklarımda süzülen yaşlar yok artık
Gözlerimi yakan bu mavi
Unutmuşum birçok şey gibi
Mutluluğun da rengini
Huzur mu bu soluduğum ciğerlerimde ki?
Mutluluğa dönüşecek mi peki?
Yaşamaktan çok ölmek istediğim yerdeyim sanki.

Dumanlı

Adın günah olsa da
Bir tutam nimetsin bence
Topraktan insanlığa.
Çözüm dallarından içip
Hayatı anlamlandırırken.
Düşünce okyanusunda can simidi
Fütursuz hayallere karşı en etkili silahsın
Mantıksızlığın ve
Bir kağıt parçası ile saçmalamanın en güzel şekli.
Hayyam’ın şarabını kıskandıran
Kıskanılan o deliliğe geçişin anahtarısın.
Şifa değilsen de, dert olmak tanda çok uzaksın.

Demir Soğukluğu

Demir parmaklıklıydı pencerelerimiz
Her seferinde bir şeyler çalıp da giden o
Hırsız mutluluklardan yüzünden
Bir elimi uzatıyordum bazen
Demir parmaklıklardan dışarı
Sahte mutluluklar değiyordu da parmak uçlarıma
Bir umut içinde biraz daha uzanıyordum dışarı
Mutluluğu avuçlamak istiyordum ama
Diğer elimdeki
O demir soğukluğu getiriyordu beni kendime.
Sonra ne oldu bilmiyorum
Önce umudum gitti.
Sonra demir parmaklıklar.
Umudum ve parmaklıklar hiç geri gelmedi ama
O demir soğukluğu hala benimle.

Var

Gereklilik kipindeki bu hayattan
Bir kaçış planı var zihnimde
Nereye kaçacağımı bilsem
Uygulamaya hazır sevgi üzerine tecrübelerim var.
Kimi seveceğimi bilsem
Tadı damağımda mutluluklarım var.
Minör ağrılarımdan kurtulabilirsem
Okuyacak kitaplarım var.
Zaman bulabilirsem.
Evet, çaresi olan dertlerim var.
Bahanelerimden kurtula bilirsem.

Zafer

Bir musibeti anlamadım da
Bin nasihati tercih ettim.
Önce; gelmemiştin, geldiğine inandım.
Sonra; gelmediğin halde gitmiştin, gittiğine inanmadım.
Ordaydın ama
Sadece benden gitmeyi becerebilmiştin.
Gerçekten gitmiş olmanı istediğim anlar
Kendim gitmek için neyi beklediğimi bilmediğin anlar
Bir anlamlandırma çabası içine girdim.
Herkesi ve her şeyi
Neydi amacı işte şimdi anlıyor musun?
Bu anın geleceğini hep biliyor olmak.
Ve sana dair bininci son nasihat
Evet, gitmeli devam etmelisin artık
Olsa da elinde istenmeyen anlar toplamı
Geçip giden zamanı unutmalısın.
Zafer; adını sen ne koyarsan odur.
Hep yeniliyorsan
Hiç pes etmiyor oluşun olsun, zaferinin adı

Ahmak

Bir cahilin devrik cümleleri ile
Daha ne kadar anlamlandıra bilirim ki seni.
Bu asil ruhu, bu ahmak bedenin içinde
Ancak bir ahmağın yaşama sevinciyle
Daha ne kadar yaşabilirim seni.
Sence kaç keşke daha kaldırır bu beden…
Ölüsünü sevdirdiğin, özlettiğin kadar
Bir gün özletir sevdirir misin beninde birine.
Ya vazgeçersem senden, geçer misin sende benden.
Sana kalsın be tadımlık mutlulukların
Alıştığım sonsuz mutsuzluğumda
Beni bana bırakır mısın?

Anla!

İstenileni veremiyorsan eğer.
Verebildiklerin kadar istenirsin.
İstenmiyorum diye üzülüyorsan eğer.
Üzülme, anla!
Yaşıyorsun, hiç kimse istemese “O” istediği için
Seçilmişliğinde de gizlidir mutluluk.
Mutsuzsan ve üzülüyorsan eğer.
Üzülme, anla!
Yaşamanı isteyeni, unuttuğun içindir.
Üzülme, Hatırla!
Unutanlarını, unutamadığını.
Bu, "O"nun hediyesi ve kanıtı.
Unutulmadın sende.
Üzülme, anla! sadece hatırla!

Neyzen

Nedensiz sıkıntılarımın sonu,
Hep bir ölümle gelecek sanıyordum
Ağlamak beni öldürmezdi belki ama
İtiraf edemiyorum.
En çok sana ağlarken ölmek istiyordum.
Ölünceye kadar ağlamak,
Ağlayamamak mıydı tek dert sanki
Var olduğunu bilenler ile var olduğunu bilip
Yokmuşçasına yaşamak.
Biliyordum, bendeki seni keşfetme çabasıydı
Seni üflediğimde çıkıyorsa “Ney”im den en güzel ses.
Anladım!
“Ney” de sen.
Nefeste sen.
Neyzen de sen.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Atlas

Fon müziğinde hep bir fısıltı var bu hayatın
Haykırışımızla detone ettiğimiz,
Ve cezası…
Bazen dünyayı omuzlarımızda taşıyan bir atlas,
Ya da atlasın omuzlarında bir dünya olmak.
Bu ikilemin gel gitlerin de yıkılan kalıplar, yalanlar, algoritmalar.
Bu gerçek mutsuzlukta, yalan mutluluklardan kaçmaya
Karşılıksız sevebildiğimiz için, devam ediyoruz.
Biz dengesizliklerimizle dengeliyoruz hayatı.

Bazen seçmek, bazen seçilmekse hayat tombala tadında,
Ortada bir kese var demek.
Defalarca ve defalarca kez,
Mutluluk çekme umudu ile mutsuzluk çekiyor olmak farklılaştırdı bizi.
Kötü de olsa ben seçtim küstahlığından sıyrıldık önce.
Öğrenilmiş hayaller, başkalarının tecrübe ettiği umutlar.
Biz boşalttık keselerimizi, kimilerimiz gerçeklerini koydu
Kimilerimiz de kendileri girdiler keselerine.
Ve seçtiklerinde bulamadıkları mutluluğu,
Seçilmişliklerin de buldular.

Kimseden tavsiye almadı ve kimseye tavsiye vermedik
Ortada kurulu bir tezgâhımız zaten yoktu.
Yaşamlarımızın seyyar satıcılarıydık biz.
Ellerinde her şeyiyle göreceli bu hayatın yaşanmışlıkları,
Sadece hayatın fon müziğinde ki o sesi detone ettik.
Şu bir gerçek dünya bizim cennetimiz değil, bir gün mutlak öleceğiz.
Ama kendi cennetimizde sonsuz gerçek mutluluğa uyanmak için.

28 Ocak 2010 Perşembe

Kırık dökük

Kırık dökük anılarına, hayalden bantlar çekiyorsun
Sen sözde yetim, hey özünde karamsar insan,
Bu halinle yaşamayı, sen nasıl beceriyorsun.
Girişini beğenmedin diye bir hayatın
Gelişmesinde hep terk edilmiş, sanki sürgündesin
Korkma sonucu da göremeyeceksin.
Dur korkma, korkma ölmeyeceksin.
Yaşamayanlar ölemez, bunu önce sen öğreneceksin
Sevgi nedir bilmez, hep sevilmek istersin.
Bir tık ötede bulabileceğin tek şey yalanken
O dizginlenemez umudunla tıkladığın
Bu kaçıncı profil,
Hep doğru bildiklerini yanlış yerde yapmak,
Kaderin bumu sanıyorsun, karamsar insan.
Sen hep uyuyamamaktan şikâyet ediyorsun
Ama farkında değilsin, aslında uyanamıyorsun.
Okuyor, anlıyor ve biliyorsun ama
Sen hayallerinde, hep başkalarının gerçeklerini yaşıyorsun.

26 Ocak 2010 Salı

Biraz Daha Cesaret

Biraz daha cesaret, seri cinayetler sahibi yapardı beni,
unutmakla doldurduğum şarjörlerimi boşaltırdım üzerlerinize ve dönüp bakmazdım düştüğü yerde, bensiz yatan bedenlerinize.
Kötülük ve gamsızlıkla mayalanmış, biraz daha cesaret.
Ölü aşklar mezarlığı olur muydu o zaman içimde,
her mutluluğa imrenerek bakan gözler,
hep acıyı anlatan bu sözler benim mi olurdu.
Arkamı dönüp gidebileceğim birazcık daha cesaret,
ah birazcık daha, o zaman ben mi olurdum unutamayan, siz mi?

Sıkıldım

Sıkıldım bu melankolik halimden.
Hep dünde, yarını getirmeyen bu sabahlardan,
Sen nedenli yazılar yazmaktan sıkıldım.
Bu çağrılmadan gelen kelimelerimden
Her sen dediğimde,
Bir şeylere anlam kazandırma çabası içinde
Kurulan devrik cümlelerimden, sıkıldım
İçimdeki bu, belki bir gün okursun umudundan.
Benim kaderime senin yön vermenden, sıkıldım
Üstelik bunun farkında bile olmamandan.
Sıkıldım artık, ‘Aşk’a değil sana inanıyor olmaktan.

Yağmuru Sever Gibi

- bu şehri yağmur yağdığında çok seviyorum
- bende.
- bende mi?
- evet bende ne oldu?
- tanıdık geldi.
- tanıdık gelen ne?
- şu "bende" sözün.
- anlamıyorum?
- tarafından, yağmuru sever gibi sevildiğimi düşündüm!
- nasıl yani!
- "bu şehri yağmur yağdığında seviyorum" diyorum sende "bende" diyorsun. aynı "seni seviyorum" dediğimde "bende" dediğin gibi. sen "yağmuru seviyorum" diyorsun ama ne zaman yağsa şemsiyeni açıyorsun, güneşide seviyorsun mesela biliyorum ama ne zaman içini ısıtıcak kadar artsa gölgeye kaçıyorsun, sevdiğin şeylerin sana dokunmasına izin vermemen hiç yabancı gelmiyor bana.

Sana yağmuru yada güneşi nasıl seveceğini söyleyemem, ama beni bu şekilde sevmekten vazgeçmelisin.

Çocukluk Dönemi Sanrıları

Dedem çok severim kendisini aslında şuan severdim dememem gerekli çünki artık o yok. Ama olsun söyledikleri hala benimle.
Mesela bana "manevi sorunlar için dökülen göz yaşları sıcak, maddiyat ile ilgili sorunlarda dökülen göz yaşları soğuk akar evladım" demişti.

Küçüktüm, ne zaman ağlasam, göz yaşlarımı ellerdim özenle,
anlayamazdım tabi sıcakmı, soğukmu!

Sonra öğrendim ki, o yaşların sıcaklığı ve soğukluğu parmak ucunda değil, yanakta süzülürken belli olurmuş.
soğuk olanı ürpetir.
sıcak olanı ısıtırmış.

Rahat Bırak

Bilmiyorum anlatsam anlarmısın.
Senin baktığın yerden bakamıyorum çünki kendime. Herşey uzak bana en çok da kendim. Ben, herşey bir insanı sevmekle başlıyora geçemiyorum bir türlü. Sevmediğim o kadar çok şey varki başta inkar etsemde kendim.

Ve kızıyorum, biraz üçkağatçılık yapıp, önce sana sonra herkese ucundan biraz da kendime. Kızıyorum çünki sevgiyi benim bildiğim gibi yaşatmadınız bana. Gelecek korkusu ile sevgi yaşamaya mecbur bırakılmak. Hayır, hayır hayatın mecburiyetlerinden sıkılmış bana bir de sevgi için mecburiyetler koşmak. Kesinlikle doru tercih değil...

"artık benim için hiç bir anlam ifade etmiyorsun" diyemem ama "artık benim için bir anlam ifade etmeni istemiyorum" diye bilirim
Bu iki kelimenin arasında küçük gibi görünen farkın bende "açılımı" o kadar büyük ki Bunu anlatmak ikimiz arasında olan herşeyi anlamak demek, ama ikimize dair herşey gibi o da büyük bir soru işareti olarak kalacak.

Şimdi sen yoksun ve ben her insan gibi alışma yetimi kullanarak yokluğuna alışıyorum. İsteyince daha kolay olmuyor bu meret, tükenmez kalemle yazdığını silgiyle silmeye çalışmak işte tam karşılığı bu...

Senin için de durum farklı değil aslında, sen sudan çıkmış bir balık gibisin öleceksin birazdan ama dışarıda yağmur yağıyor sen buna umut diyorsun ve çırpınıyorsun... Çırpınıyorsun... Olmadığını, olmayacağını anlayana kadar da çırpınacaksın belkide, Sen, koca okyanusda yaşayamadığını akvaryumda yaşamak arkadaş kalmak istiyorsun. Senin için çırpınmak büyük eziyet. Eziyetin daha büyüğünü, seni bankta oturmuş izleyen küçük çocuk yaşıyor. Ama sen kendi eziyetinin içinde bununda farkında değilsin. Üzüyorsun başta kendini, hissediyorsun başkalarını da üzdüğünü ama bilmiyorsun emin değilsin. Çünki sen görmeden inanmayı bilmiyorsun! Sen görmeyi bilmiyorsun! belkide...
Belkide ben yanılıyorum, belkide herşey çok farklı, ben de senin gibi görmek istediklerimi görüyorumdur sadece, belkide asıl engeller koyan benim aşılamayan, diyorum ya belkide...

Ama artık rahat bırakmalısın beni, bunun için önce kendini rahat bırakman gerektiğini anlamalı, bilmelisin.

Lütfen rahat bırak kendini, beni ve hayatı!

Kıskanmak

biri vardır, bakkaldan sıgara alsa "ah o bakkal ben olsaydım" dersin, bakkalı kıskandığını görecek durum da değilsindir. aşk'dasındır, sence gözü en kör olanından.
o, kendisine aşık olduğunu bilmediği gibi, kıskanıldığınıda bilmiyordur.
ama...
her on saniye de bir kıskanc olcağına, bir saniye cesur olmayı denemek tek çözümdür ki, bunuda sen bilmiyorsundur.

Karamsar Olmamak Mı?

neden, nasıl, niçin sorularını sormadan mı? sırf karamsar olmak, doğru olmadığı için mi? karamsar olmamak.

gerçekler dostum, hep kaçtığın ama hiç uzaklaşamadığın o gerçekler varya hani!
kaçmaktan yorulup, başını ellerinin arasına aldığın da seni bulan o karamsarlıktan,
"bu yalnış iyimser olmalıyım" diyerek kurtulamazsın.
bir duygu ise karamsarlık, diğer duygularından ayırmamalısın onu
hakkını vererek yaşamalısın.
o senin içine değil, sen onun içine girmelisin adeta.
aşkın, mutluluğun dibine vurduğun gibi vurmalısın karamsarlığına
her yaşadığın duygunun sana hissetirdiği insanlığını en iyi o hissettirecek, göreceksin
bütün ideolojilerinden kurtulacak, yeni anlamlar arayacak ve bulacaksın.
karamsarlığın ile keşfettiğin insanlığını "yaşam" ile pekiştireceksin.

artık korkmayacaksın gecelerden ve karamsarlıktan.
karamsarlığın da bulacaksın öz güvenini
her yeni günde, yaşayan bir insan olduğunu göstereceksin, önce kendine ve sonra herkese.
belki yazarak, belki çizerek belki de çalarak ya da söyleyerek.
kullanamadığın karamsarlığının arkasına gizlediğin yeteneğini sen göstereceksin
bizde göreceğiz.
karamsarlığını kullanabilenleri hemen ayırt edeceksin.
gösterdiklerin için onlar sana, teşekkür edecek.
kullanamayanlar için sadece üzüleceksin.

Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.