29 Temmuz 2011 Cuma

Kaybediyoruz

Kaybediyoruz, üstelik kaybedemeyecek kadar akıllı olduğumuza inanımıza rağmen... meziyetlerimiz akıllı olmamızla sınırlı değil ama bazılarımız için zehir gibi akıldan çok "farkındalık" parlıyor bakışlarımızda. Göz bebeğine nüfuz eden "zehir gibi akıl" her bünyede gizleyemiyor uzun süre farkındalığı.. Farkındalığıyla buluşan insan tarif edilebilir mi? belki evet, belki hayır. Ama önemli olan bumudur acaba. tarif edilmeye ihtiyacı varmıdır. gereklimidir böyle bir detay.. eskiden belki peki ya şimdi.. dünyayı kurtara bilecek bir farkındalık sahibi olabilir mi bir insan? daha da önemlisi kendini kurtara bilecek kadar! Kaybediyoruz dostlarım, üstelik farkında olmadan... kabul edilemez kazançlarımızın gözümüzde parlattığı akıllılık halüsinasyonlarının arkasında daha iyi bir meziyetimizi kaybediyoruz... kazanırken neyi yada neleri kaybettiğimizin farkında olamıyoruz. yeterince akıllı olmak kişiliği oluşmakta olan insana ne gibi sorumluluklar yükler... farkındalıksız olarak ele alındığında

- Hangi şart ve/veya koşulda olursa olsun dürüst olmak,yalan söylememek.

- İçinde yaşanılan toplumun kabul ettiği kurallara adet ve göreneklere uymak

- Kanaat önderlerine ve onların görüşlerine koşullu yada koşulsuz uymak.

Peki ya farkındalıkla pekiştirilmiş akıllı bir birey yetişirken durum nedir.

- Başkasının doğrularıyla konuşma, bu bazen yalan söylemeni gerektirse bile.

- Toplum bireylerden oluşur, birey toplumdan oluşmaz.

- Sürülerin çobanlara ihtiyacı olur...

Bu söylediklerimi adı koyulabilir her hangi bir, ideolojiye, siyasi akıma, fikre yahut düşünceye benzetenleriniz olabilir.

Benzetme hatasına düşen dostlarım üzgünüm ama akıllı olduğunuz kadar farkında değilsiniz.

Farkında olmanız gereken şeyi yukarıda belirtmiştim. farkında olan insan tarif edile bilir mi? edilmeli mi?

Alevi aleviliğini kanıtlamak kabul ettirmek zorunda mı?

Kürt, laz, çerkez, sağcı, solcu.

Hetro, metro, biseksüel..

Müslüman, hiristiyan, musevi, ateistler.

Bir birey neden hangi din, dil, ırk ve/veya düşünce, fikir, ideoloji yahut ne tür bir cinsel tercihi olduğunu kanıtlamak, kabul ettirmek zorunda hisseder...

Bu his neden savunulması ve her savunmanın doğuracağı doğal tepkinin sonunucunda uğrunda savaşılması gereken bir olguya dönüşür?

Kendi başlatıığımız savaşları kaybediyoruz öyleyse. En büyük kaybedenler kazananlar aslında.

Tarih beni doğrulamıyor mu dostlarım, hafızalarınızı tazelemem mi gerekiyor.. sinemalarda, kitaplarda... tekrar tekrar gözümüze sokulmuyor mu en kanlı savaşlar.. farkınlalıkla bakanlarınız göreceksiniz... yenilenler en çok kayıp verenler değil, en çok katili olanlar...

Toplumlar bireyleri oluşturmaya başladığı gün, ressamları, müzisyenleri, mimarları, mühendisleri, demircileri, marangozları.. katil yapmaya başladık kimin katili peki. Diğer ressamların, müzisyenlerin, mimarların, mühendislerin, demircilerin ve marangozların...

Kaybediyoruz dostlarım farkındalıktan yoksun akıllarımızın doğru bellediği kanaat önderlerine kanarak. yönetilmeye ihtiyacımız olmadığının farkında değiliz ve hiç bir zaman bunun farkına varamıyoruz. tek farkında olduğumuz sadece daha iyi bir kanaat önderi seçebilmek için aklımızın izin verdiği kadarı.

Lütfen dostlarım dışınızdan söylemeyin.. içinizde hissedin

"Yönetilmeye ihtiyacım yok"

Kaybediyoruz dostlarım, üstelik inanarak kaybediyoruz.. en güçlü ve en zayıf noktamıza en nüfuz edilememesi gereken alanımızı bizi biz yapacak inancımıza ortaklar yandaşlar dostlar üstadlar arayarak, katarak kaybediyoruz...

Akıllıyız dostlarım, kimimiz daha fazla kimimiz daha az... ama bizi birbirimizden ayıran şey bu azlık yada çokluk değil. bizi bir birimizden ayıran aklımız değil aslında... insanlığın var olduğu ilk günden bu güne... İnsan; aklın engin yaratıcılığında sırf farkında olmadığı için, yediğini içtiğini geliştirdi, sağlığını kaybetti. teknolojiyi geliştirdi, dünyanın dengesini bozdu... atomu keşfetti insan, insanları öldürdü... insanoğlu aklıyla kazandığı her gün kaybetti...

Kazananlar sadece farkında olanlardı...

Bir Cahilin Devrik Cümleleri

         Heyecandan çatallanmış bir ses tonuyla "dans etmek istermisin" diye sordu delikanlı... "şimdi mi?" dedi şaşıran kadın... "neyse boşver" dedi kadının verdiği tepkiye tam bir anlam yükleyemen delikanlı. kadın bozdu sessizliği "sadece dans mı etmek istiyorsun" düşündü delikanlı... hala anlayamıyordu kadını ama heyecanı artmıştı...şansını zorlamak istemedi "sadece dans" diyebildi uzunca bir sessizlikten sonra... "peki" dedi sadece kadın. ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı delikanlı heyecanı iyiden iyiye paniğe dönmüştü.. filmlerden erkeğin zarif bir haraketle elini kadına uzatması gerektiğini öğrenmişti... ama detaycı yanı harakete geçmesine müsade etmiyordu. Düşünmekten kendini alamadığı her an suskunluğun biraz daha saçma sapan bir hale dönüşmesine neden oluyordu.. hemen birşeyler yapmazsa kadının kendisini aptal sanacağından emindi. yinede düşündü "avuç içi aşağıya mı, yukarıya mı bakacaktı. hafif öne doğru eğilmelimiydi peki elini uzattığında dans teklifini yenilemelimiydi". delikanlı hiç birini yapmadı. Oturma odasının ortasında ki boş alana geçip, kadının yanına geleceğini umdu. Kadın delikanlıdaki heyecanın farkındaydı. Ama derecesi konusunda yanılmıştı. Delikanlıyı mahçup etmemek için hiç birşey söylemedi sadece yanına gidip karşısında bekledi. Delikanlı kadının boşta sallanan eline uzandı... yapması gereken en doğru hamlenin bu olduğunu var sayarak. Kadının elini omuzuna götürmesi rahatlattı delikanlıyı... kendine inanmıyordu altı üstü bir dans edecekti. neden bu kadar heyecanlandığını anlayamıyordu. yinede hafif bir tonda sallanmaya başladı. çok iyi dans ettiği söylenemezdi. aslında bu yaptığının adına dans dememesi gerektiğini düşünmesine neden olan çok iyi danslar izlemişti... elini düşündü acaba kadının belinde olması gerektiği yerdemiydi bildiği kadarıyla kadının kalçasına çok yaklaşmışsa bu pekte iyi bir intiba bırakmayacaktı, tam tersi kalçadan çokta uzak olmamalıydı çünkü otoritenin bu konuda erkeğin kadına vereceğeni idda etti mesaj sadece "dostluk"du... düşünme konusunu yine biraz fazla abarttığını düşünmeye başlamıştı ki kadın "sence müzik olsa daha iyi olmaz mı" dedi... Soruyu çok iyi anlamış olmasına rağmen "ne" dedi delikanlı naif bir zaman kazanma çabası içinde o ana kadar kontrol edilebilir olan heyecan panik ve düşünceler diz kapaklarında ki bir düğümün çözülmesi hissiyle bir birine girdi... uzun bir "eeeee"lemeden sonra "özür dilerim" dedi delikanlı. bu özrün ardından uzun süreli bir sessizliğin geleceğeni anladı kadın. "sende söylesen olur" dedi.. muzip bir gülümsemeyle... "benmi" dedi delikanlı "ben şarkı söylemeyi pek beceremem ama" kadının yüzündeki muzip gülüş silinmemişti. "dans etmeyide pek beceremiyorsun ama" dedi ve delikanlıya biraz daha yaklaşarak hafif bir gülüş bahşetti.. delikanlıda güldü bu duruma... "özür dilerim sanırım biraz heyecanlandım" dedi.. "belli" dedi kadın "kalbin yerinden fırlayacak neredeyse iyi olduğuna eminmisin". "iyiyim" dedi delikanlı... iyi olduğunu göstermek için o da biraz yaklaştı kadına yaklaşmanın nasıl iyi olduğunu göstereceğini düşünmeye başladı ardından ama hemen sıyrıldı düşüncelerinden. artık saçmalamak istemiyordu kontrolü ele alması gerektiğinin farkındaydı "kara gözlerinden bir damla yaş düşünce..." sözleri ile badem'in şarkısına sesininde iyi bir tonda olduğunu umarak giriş yaptı... "güzel yüzün yanakların ıslanır, kara gözlerinden bir damla yaş düşünce hüzün keder yüreğime yaslanır" kadın başını delikanlının omuzuna bıraktı usulca, delikanlının şüpelerinin temizlenmeye ihtiyacı olduğunu hissetmişcesine... daha bir coşkulu söylemeye başladı delikanlı "sen ağlama bir damla göz yaşın yeter, sen üzülme gülüm gamzende güllerin biter. yollarıma taş koysalar döneceğim. gözlerinden yaşlarını sileceğim..." heyecanını hala hissede biliyordu delikanlı ama yeni bir duygunun kadının başını koyduğu omuzundan vücuduna yayılmaya başladığının farkındaydı acele etmedi kendini bıraktı bu yeni duyguya ne olduğunu bilmesede bu kara gözlü güzel kadından kötülük bile gelse razı olacağını düşünüyordu... şarkı söylemeyi bitirdiğinde dans etmeyi bırakmadılar kadında başını delikanlının omuzundan kaldırmamıştı... delikanlı artık kendini iyiden iyiye kaptırmıştı bu neresinde olduğundan emin olmasada hissettiği duyguya, yeni bir şarkı söylemeyi düşündü ama bu sefer aceleye getirmek istemedi, şarkı bir mesaj içermeliydi... düşündü... düşündü...ve kadının vereceği tepkiyi deli gibi merak ederek "Belki güneş bir gün bizim için doğar" sözleri ile FD'nin en sevdiği şarkısını söylemeye başladı. avuçlarının içirisindeki kadının elinin daha sıkı kavradığını hisseti kendi elini, vücudu vücuduna artık iyice yaslanmıştı, omuzundaki başı neredeyse dudakları değebilecek derece boynuna yanaştı. delikanlı kadının nefesini hissetti boynunda, anlatılması gereken herşeyi anlatmıştı bu nefes. daha içten bir şekilde devam etti "belki korkuları hayallerimiz boğar o masal günü gelinceye kadar; susuyorum susadıkça yüzün düşer aklıma korkar oldum düşlemekten. Adını anarım çoğalır sesim konuşmaktan düşünmekten özlemekten kimse kimsenin herşeyi olamaz-mış di'li geçmişten tek yaramsın sen sensiz kimse mi kimsesiz miyim bilmem hiç bilmek istemem; hatta düşünemem gel bak bir elimde gökyüzü var hala ötekinde kayıp giden yıldızlar la la korkular da benim umutlar da" şarkının son sözüne geldiğinde delikanlı, kadın başını kaldırıp delikanlın yüzüne çok yakın bir mesafeden gözlerinin içine bakarak "beni bırakma" dedi... şarkının tonlamasını yapmamıştı bunu söylerken.. konuşma sesi ile hatta çokda ciddi bir şekilde söylemişti... delikanlı hazırdı buna... çünkü içine nüfuz etmesine izin verdiği duyguyunun ne olduğunu biliyordu artık.. kadını daha sıkı kavrayarak, dudaklarının arasındaki o çok kısa mesafiyede kapadı... anında karşılık verdi kadın, duygular çok hızlı hücum ediyordu delikanlının beynine heyecan,tutku,şehvet,arzu. dizginlemeye çalıştı kendini geri çekildi, kadının başını iki elinin arasına aldı, saçlarını okşadı... anlına bir öpücük hemen ardından dudağına bir öpücük kondurup tekrar geri çekildi.... kadının gözlerinin içine bakarak bütün gece düşünmesine gerek kalmadan söyleyeceği o tek kelimeyi söyledi "asla"....



Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.