Bende…
Akla düşen hiçbir düşüncenin “son”unu getirememe zorluğu
Sende…
Son sözü olmayanlardan gitmenin kolaylığı…
Başın da “Son” var ise, devamı mutlaka “nefes” olmalıymış gibi.
Senin gözlerin dolduğunda, görüşün bulanıklaşıyorken
Ben neden sadece gözlerim dolduğunda net göre biliyorum!
Görmek istediklerimiz mi farklı yoksa?
Dudaklarımın arasında sigaram…
Boş kâğıt üzerinde titreyen ellerim…
On binlerce düşünce içinde!
Eleği seçmekte tüm mesele…
Mantık eleği?
Gönül eleği?
Ne fark eder?
Hangisini seçersem seçeyim…
Değişmeyecek hiç bir şey
Sonunu getiremeyen yine ben olmayacak mıyım?
İlahi bir adalet…
Kaybeden olmayı umursamamanın cezası!
Hiçbir zaman kazanan da olamamak…
Lanet olsun…
Kim sıkıştırdı seni kulağıma çalınan bu şarkının içine?
Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır
17 Eylül 2010 Cuma
6 Eylül 2010 Pazartesi
Dilemma
Düşünmek bir hediye mi?
Kim bilir, ben verilmiş cevaplardan emin olamıyorsam tek sebebi, mutluluğun düşünmeyen aptalların eteğinde dolaşıyor olduğunu görmemdir.
Bilgi beyne düştüğünde, kucağınıza bir fikir almak için 9 ay beklemezsiniz. Eskiden bu konuda bir sorun yoktu, bilgi değerliydi ve nadir bulunurdu. Şimdi öyle değil, reklam panolarında bile beynimizle ilişkiye girmek isteyen bilgi azmanları var, bilgi artık bilgi olup olmadığını anlayamayacağımız kadar çok ve aynı oranda değersiz, maalesef birçok beyinle ilişkisi ‘’korunmasız’’ olarak gerçekleşiyor.
Doğal süreçte doğru bilgi yanlış bilgi ayrımına gerek kalmadan yanlış beyinde korunmasız ilişki kötü fikirlere gebe kalıyor. Doğan fikrin kötülüğü yanlışlığı sahibi tarafından kabul edilmiyor ve ortaya
‘’Her fikir, iyi bir mantıkla sterilize edilebilir’’ gibi asıl kötü fikirden daha kötü bir fikri ortaya çıkarıyor.
İşte diktatör bu fikirle olunur. İnsanları sabun yapmak gibi saçma bir fikri mantıklı hale getire biliyorsan… sokağa tükürmeyi, zavallı bir kediye köpeğe eziyet etmeyi fazlasıyla mantıklı göre bilirsin.
Diyorum ya bazen bilmemek daha iyidir, hadi biliyorsun bari düşünme ama ne mümkün.
O zamanda işte uzun zaman önce söylenen ve doğru olduğuna inandığımız ‘’düşünüyorum öyleyse varım’’ sözünün söylendiği zamandan bu zamana bir evrim geçirdiği düşüncesi hasıl oluyor. Aslı nasıldı derseniz bence ‘’düşünüyorum öyleyse mutsuzum’’
Bilmenin ve düşünmenin zararlı olduğunu usturupsuz bir örnekle açıklayacağım, usturupsuz olmak benim için dert değilde sizin için belki sorun olabilir.
Labirentteki fare deneyini bilirsiniz, bu zamana kadar o labirentlere konulan fareler hep iki çeşitti.
Birinci fare labirente koyulduğu anda kokusunu bildiği peyniri aramaya koyulan…
İkincisi peynir nedir bilmediği için salak sulak davranışlarla etrafında dönüp duran fare.
İşte aşk bilgisi beynine düşümüş insanla onu bilmeyen insan arasındaki fark için mükemmel bir örnek.
Örnek iyi bir bilgiydi ama yanlış beyinlerde ‘’ama fare eninde sonunda peyniri bulur ve yer’’ fikrine gebe kalmasın diye söylüyorum.
Örnekte labirent’e denk düşen hayat laboratuarlardaki kadar basit değil. Dönülmesi gereken köşe sayısı biraz daha fazla ve Eninde sonunda bulduğunuzda artık işin işten geçmiş olması ihtimali çok yüksek.
Olumsuz çıkışı olmayan örnekler ve düşünceler bunlar bize bir faydası yok. Ne yapalım yani iki seçenekte bir birinden kötü diye hayatımıza son mu verelim. Değil tabiî ki her zaman başka bir seçenek vardır.
Lağımda özgürce dolaşan fare olabilirsin, tabi içinde lağım geçiyor diye bu bilgiyi de yanlış fikre gebe bırakma riskinizi öngörüyor ve… ‘’lağım farenin cennetidir’’ hatırlatmasını yapıyorum.
Her konu bir ikilem olarak ele alınmalıdır.
Bu konunun ikilemi de, bazen iyi fikirlerin mantıkla kötü fikre dönüştürülmesidir.
Kötü fikri iyi fikir olarak göstermekten daha kolay olduğu için tercih edilirliği daha yüksektir, genellikle fikri kabul etmemek ve benimsememek ile rahatlıkla gerçekleştirilir.
İkilemin bu kısmına üslup açısından iyi içerik açısından ilk örnekten daha usturupsuz örnek sanırım darvin’in ta kendisi olur, bir yaratıcının olduğu gibi iyi bir fikri alıp biz maymundan geldik gibi kötü bir fikre dönüştürmek… nereden baksan enteresan bir bilgi beyin çifleşmesi sonucudur.
Sonuç olarak demek istediğim şu;
Benim verdiğim bilgilerde dahil olmak üzere hiçbir bilgi sahibinin sizi bir labirente kapatmasına izin vermemek en doğru seçenek olarak hizmetinize sunuluyor.
Tabi ki arz var ısrar yok.
Kim bilir, ben verilmiş cevaplardan emin olamıyorsam tek sebebi, mutluluğun düşünmeyen aptalların eteğinde dolaşıyor olduğunu görmemdir.
Bilgi beyne düştüğünde, kucağınıza bir fikir almak için 9 ay beklemezsiniz. Eskiden bu konuda bir sorun yoktu, bilgi değerliydi ve nadir bulunurdu. Şimdi öyle değil, reklam panolarında bile beynimizle ilişkiye girmek isteyen bilgi azmanları var, bilgi artık bilgi olup olmadığını anlayamayacağımız kadar çok ve aynı oranda değersiz, maalesef birçok beyinle ilişkisi ‘’korunmasız’’ olarak gerçekleşiyor.
Doğal süreçte doğru bilgi yanlış bilgi ayrımına gerek kalmadan yanlış beyinde korunmasız ilişki kötü fikirlere gebe kalıyor. Doğan fikrin kötülüğü yanlışlığı sahibi tarafından kabul edilmiyor ve ortaya
‘’Her fikir, iyi bir mantıkla sterilize edilebilir’’ gibi asıl kötü fikirden daha kötü bir fikri ortaya çıkarıyor.
İşte diktatör bu fikirle olunur. İnsanları sabun yapmak gibi saçma bir fikri mantıklı hale getire biliyorsan… sokağa tükürmeyi, zavallı bir kediye köpeğe eziyet etmeyi fazlasıyla mantıklı göre bilirsin.
Diyorum ya bazen bilmemek daha iyidir, hadi biliyorsun bari düşünme ama ne mümkün.
O zamanda işte uzun zaman önce söylenen ve doğru olduğuna inandığımız ‘’düşünüyorum öyleyse varım’’ sözünün söylendiği zamandan bu zamana bir evrim geçirdiği düşüncesi hasıl oluyor. Aslı nasıldı derseniz bence ‘’düşünüyorum öyleyse mutsuzum’’
Bilmenin ve düşünmenin zararlı olduğunu usturupsuz bir örnekle açıklayacağım, usturupsuz olmak benim için dert değilde sizin için belki sorun olabilir.
Labirentteki fare deneyini bilirsiniz, bu zamana kadar o labirentlere konulan fareler hep iki çeşitti.
Birinci fare labirente koyulduğu anda kokusunu bildiği peyniri aramaya koyulan…
İkincisi peynir nedir bilmediği için salak sulak davranışlarla etrafında dönüp duran fare.
İşte aşk bilgisi beynine düşümüş insanla onu bilmeyen insan arasındaki fark için mükemmel bir örnek.
Örnek iyi bir bilgiydi ama yanlış beyinlerde ‘’ama fare eninde sonunda peyniri bulur ve yer’’ fikrine gebe kalmasın diye söylüyorum.
Örnekte labirent’e denk düşen hayat laboratuarlardaki kadar basit değil. Dönülmesi gereken köşe sayısı biraz daha fazla ve Eninde sonunda bulduğunuzda artık işin işten geçmiş olması ihtimali çok yüksek.
Olumsuz çıkışı olmayan örnekler ve düşünceler bunlar bize bir faydası yok. Ne yapalım yani iki seçenekte bir birinden kötü diye hayatımıza son mu verelim. Değil tabiî ki her zaman başka bir seçenek vardır.
Lağımda özgürce dolaşan fare olabilirsin, tabi içinde lağım geçiyor diye bu bilgiyi de yanlış fikre gebe bırakma riskinizi öngörüyor ve… ‘’lağım farenin cennetidir’’ hatırlatmasını yapıyorum.
Her konu bir ikilem olarak ele alınmalıdır.
Bu konunun ikilemi de, bazen iyi fikirlerin mantıkla kötü fikre dönüştürülmesidir.
Kötü fikri iyi fikir olarak göstermekten daha kolay olduğu için tercih edilirliği daha yüksektir, genellikle fikri kabul etmemek ve benimsememek ile rahatlıkla gerçekleştirilir.
İkilemin bu kısmına üslup açısından iyi içerik açısından ilk örnekten daha usturupsuz örnek sanırım darvin’in ta kendisi olur, bir yaratıcının olduğu gibi iyi bir fikri alıp biz maymundan geldik gibi kötü bir fikre dönüştürmek… nereden baksan enteresan bir bilgi beyin çifleşmesi sonucudur.
Sonuç olarak demek istediğim şu;
Benim verdiğim bilgilerde dahil olmak üzere hiçbir bilgi sahibinin sizi bir labirente kapatmasına izin vermemek en doğru seçenek olarak hizmetinize sunuluyor.
Tabi ki arz var ısrar yok.
5 Ağustos 2010 Perşembe
Bir Cahilin Devrik Cümleleri
Sakin duruyor, agresif yazıyorum.
Çünkü…
Afili senaryolar dönüyor beynimde,
Sonu cinayetle bitecek.
Hasadı olmayan karamsarlıklar ekiyorum
Cümlelerime…
Ben her sabah
En az birinizin aradığı aşkı
Öldürüyorum aynadaki gözlerimde
Diri çıkamıyor hiçbir aşk
Bu bedende gün yüzüne
Kirli ellerin baktığı temiz gbt sahibiyim ama
Aşk cinayetlerinde istense de
Parmak izi kalmıyor geriye.
Ellerimdeki sabun köpüğünden
Balonlar yapıp üflüyorum hala
Gizlice…
Keskin sirkeler diyarında küp,
Çirkin kurbağa gibi görünüyorum gözlerinize.
-hani öpsen prens de çıkmıyor içinden-
Ama teşekkür ederim.
Yazacak kadar düşünceye
Komada bıraktığım aşkların kulağına
Çalınan sözlerinizdir tek sebep.
Onların da beyin ölümü gerçekleştiğinde
Ne kalıyorsa geriye… Bağışlıyorum
Bende olmayan naif umudunuz hatırına
Bütün mantık evliliklerinize
Gel gör ki…
O da yetmiyor üç kuruşluk sevgilerinize.
Çünkü…
Afili senaryolar dönüyor beynimde,
Sonu cinayetle bitecek.
Hasadı olmayan karamsarlıklar ekiyorum
Cümlelerime…
Ben her sabah
En az birinizin aradığı aşkı
Öldürüyorum aynadaki gözlerimde
Diri çıkamıyor hiçbir aşk
Bu bedende gün yüzüne
Kirli ellerin baktığı temiz gbt sahibiyim ama
Aşk cinayetlerinde istense de
Parmak izi kalmıyor geriye.
Ellerimdeki sabun köpüğünden
Balonlar yapıp üflüyorum hala
Gizlice…
Keskin sirkeler diyarında küp,
Çirkin kurbağa gibi görünüyorum gözlerinize.
-hani öpsen prens de çıkmıyor içinden-
Ama teşekkür ederim.
Yazacak kadar düşünceye
Komada bıraktığım aşkların kulağına
Çalınan sözlerinizdir tek sebep.
Onların da beyin ölümü gerçekleştiğinde
Ne kalıyorsa geriye… Bağışlıyorum
Bende olmayan naif umudunuz hatırına
Bütün mantık evliliklerinize
Gel gör ki…
O da yetmiyor üç kuruşluk sevgilerinize.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
Anladın mı?
Üç yüz dilde, on bin farklı şekilde de anlatılsa
Bu aşk; köpeklik ile mecnunluk arasında
Lanet bir şey…
Bilmeyene, kadercilik oynatır
Ak diye hep b..a kondurur.
Bilene sadece bir tercih meselesidir.
Öyle ama…
Sevdiğin değilse Leyla…
Sen istediğin kadar mecnun olmak iste.
Ama kızma kimseciklere beklide sorun
Leyla sandığının da, bir zamanlar bir mecnun sandığının olmasıdır.
Suçu yok kimsenin o halde.
Suçsuz iken suçlu da olma o zaman
Övme şu aşkı
Bilinmezliğine bilinmezlik katma.
Değilsen bir büyücü
Ne diye dersin; aşk büyülü bir şey.
Değil büyülü bir şey işte
Kimi etmiş kendini bir mecnun
Mecnunluğuna göre Leylalık derdinde.
Kimi de Leylalığına göre mecnunluk.
Bak bu yönde hiçbir kelam etmeden sen
Sırf güzelliğin değdi diye gözlerime
On bin birinci oldum, kendi şeklimi verdim aşka
Şimdi söylene bana…
Benim suçum mu?
Mecnun sandığın çıktıysa bir şeytan…
Bu kendini Leyla gösterme derdin ne diye?
Fikrinde yoksa Leylalık
Şeytanlık mı gözünde?
Ama bak değil işte bu kul Rahmandan bi’ haber.
Kulluk ile tercih edilmekte tüm mesele
Dizginleri benim elimde olduğu sürece
Aşk sadece nefsimin bir köpeği
Öyle ya hani bırakı versem dizginleri
Köpeğin ediverir beni yolunda…
Ama kula Rahmandan bağımsız tercih mi olur.
Yeter ki değmezsin bir daha güzelliğin gözlerime
Rabbim uydurmaz nefsime!
Mecnun edecek Leyla gelene dek
Bu köpeğin dizginleri kalı verir elimde.
Bak bilmediğin bir şey söylemedim yine!
En sevdiğin Leyla ile mecnun hikâyesi işte.
Anladın mı?
Mecnun dediğim beni Leyla edemedi dedikçe
Beni mecnun edecek Leylalık yok sen fikrinde!
Bu aşk; köpeklik ile mecnunluk arasında
Lanet bir şey…
Bilmeyene, kadercilik oynatır
Ak diye hep b..a kondurur.
Bilene sadece bir tercih meselesidir.
Öyle ama…
Sevdiğin değilse Leyla…
Sen istediğin kadar mecnun olmak iste.
Ama kızma kimseciklere beklide sorun
Leyla sandığının da, bir zamanlar bir mecnun sandığının olmasıdır.
Suçu yok kimsenin o halde.
Suçsuz iken suçlu da olma o zaman
Övme şu aşkı
Bilinmezliğine bilinmezlik katma.
Değilsen bir büyücü
Ne diye dersin; aşk büyülü bir şey.
Değil büyülü bir şey işte
Kimi etmiş kendini bir mecnun
Mecnunluğuna göre Leylalık derdinde.
Kimi de Leylalığına göre mecnunluk.
Bak bu yönde hiçbir kelam etmeden sen
Sırf güzelliğin değdi diye gözlerime
On bin birinci oldum, kendi şeklimi verdim aşka
Şimdi söylene bana…
Benim suçum mu?
Mecnun sandığın çıktıysa bir şeytan…
Bu kendini Leyla gösterme derdin ne diye?
Fikrinde yoksa Leylalık
Şeytanlık mı gözünde?
Ama bak değil işte bu kul Rahmandan bi’ haber.
Kulluk ile tercih edilmekte tüm mesele
Dizginleri benim elimde olduğu sürece
Aşk sadece nefsimin bir köpeği
Öyle ya hani bırakı versem dizginleri
Köpeğin ediverir beni yolunda…
Ama kula Rahmandan bağımsız tercih mi olur.
Yeter ki değmezsin bir daha güzelliğin gözlerime
Rabbim uydurmaz nefsime!
Mecnun edecek Leyla gelene dek
Bu köpeğin dizginleri kalı verir elimde.
Bak bilmediğin bir şey söylemedim yine!
En sevdiğin Leyla ile mecnun hikâyesi işte.
Anladın mı?
Mecnun dediğim beni Leyla edemedi dedikçe
Beni mecnun edecek Leylalık yok sen fikrinde!
26 Haziran 2010 Cumartesi
Kurmaca Hayaller
- Hadi aşk şiiri yazalım.
- Herkes yazıyor onu…
- Herkesten farklı yazalım o zaman…
- Farklı yazarsak güzel olmaz ama…
- Nedenmiş o?
- Artık kimse yazarak ya da söylenilerek gösterilen farklılıklara tamah etmiyor.
- Aşk şiiri yazmayalım o zaman..
- Yaşayalım.
- Ney?
- Yok bir şey. Devam et lütfen.
- Ne yazalım peki
- Hayata ve yaşama dair bir şeyler…
- Yok, bence ukalaca oluyor o yazılar.. ben hayatı çözdüm olayları baydı artık.
- Üslup ayarı ile halledile bilir bir sorun bu… abi gibi değilde… arkadaş gibi bir üslup takınırız. Hem fena mı olur belki birinin algılarının açık olduğu bir ana denk gelir okuması…
- Bi ihtimal ama…
- Ne yazacağız peki… amacımız ne? Okunsun diye mi yazalım… yazdık diye mi?
- Neden seçenekler sunup seçmek zorundaymışım gibi düşündürüyorsun. Ben ikisinden de olsun istiyorum belki…
- Anladım yazmak için yazıp, okunması için süsleyeceksin… yine!
- Yine çok ağır oldu ama kaç kere dedim sana hiç öyle süs falan yok sadece içimden gelenler.
- Peki peki.
- Şöyle yapalım o zaman
- Nasıl?
- Sen hayat ve yaşam üzerine bir paragraf yaz sonra ben senin yazdığınla ilişik aşk üzerine bir paragraf yazayım.
- Düet mi yapacağız.
- Komik duruyor tamam ama deneyelim işte.
- Peki.
- Kim başlıyor…
- Tabi ki sen
Ne kadar az düşünüyor…
O az düşünce içinde…
Ne kadar çok yanlış sonuçlar çıkarıyorsun
- Bu bana mı?
- Hayır, devam eder misin lütfen.
Ne söylersen söyle.
Geri gelmeyecek hiç bir şey
Nasıl söylersen söyle.
Tersine dönmeyecek hiçbir gidişat.
Anlama vaktindesin.
ANLA!
Vakit değil söz söyleme vakti.
Ne kadar kaçarsan kaç
Hep o bilindik sahnedesin…
Perişan olmuş…
Ellerin başının arasında
Beton bir zemin üzerinde…
Hatırlasana o anı ne düşünüyorsun?
Kaybettiklerine üzülüyor.
İsyan edip…
Lanetler mi okuyorsun!
Peki ya ölmek…
Yaşamamak yahu!
En rahatlatıcı seçenek…
Hatta tek seçenek mi olu veriyor?
Peki, neden buradasın hala!
Hiçbir şey değişmedi, hiç biri olmadı ama.
Ölmek bir yana, hiç bu kadar diri olmamıştın.
Adı geçmese şükretmiyorsun hala ama
İsyanın adı bile yok artık…
İleri gidemedim, geriye zaten dönemezsin.
Ama yerinde sayanları affetmiyorlar bak.
Avlıyorlar, kandırıp insanlaştırıyorlar.
Onlar işte?
Ağlamak yakışmaz diyenler.
Keşke demek kötü diyorlar bak şimdi…
Ağlatmadıkları gibi…
Keşke de dedirtmiyorlar…
- Oldu mu şimdi bu…
- Tepside farklı bir tat gibi.
- Herkes yazıyor onu…
- Herkesten farklı yazalım o zaman…
- Farklı yazarsak güzel olmaz ama…
- Nedenmiş o?
- Artık kimse yazarak ya da söylenilerek gösterilen farklılıklara tamah etmiyor.
- Aşk şiiri yazmayalım o zaman..
- Yaşayalım.
- Ney?
- Yok bir şey. Devam et lütfen.
- Ne yazalım peki
- Hayata ve yaşama dair bir şeyler…
- Yok, bence ukalaca oluyor o yazılar.. ben hayatı çözdüm olayları baydı artık.
- Üslup ayarı ile halledile bilir bir sorun bu… abi gibi değilde… arkadaş gibi bir üslup takınırız. Hem fena mı olur belki birinin algılarının açık olduğu bir ana denk gelir okuması…
- Bi ihtimal ama…
- Ne yazacağız peki… amacımız ne? Okunsun diye mi yazalım… yazdık diye mi?
- Neden seçenekler sunup seçmek zorundaymışım gibi düşündürüyorsun. Ben ikisinden de olsun istiyorum belki…
- Anladım yazmak için yazıp, okunması için süsleyeceksin… yine!
- Yine çok ağır oldu ama kaç kere dedim sana hiç öyle süs falan yok sadece içimden gelenler.
- Peki peki.
- Şöyle yapalım o zaman
- Nasıl?
- Sen hayat ve yaşam üzerine bir paragraf yaz sonra ben senin yazdığınla ilişik aşk üzerine bir paragraf yazayım.
- Düet mi yapacağız.
- Komik duruyor tamam ama deneyelim işte.
- Peki.
- Kim başlıyor…
- Tabi ki sen
Ne kadar az düşünüyor…
O az düşünce içinde…
Ne kadar çok yanlış sonuçlar çıkarıyorsun
- Bu bana mı?
- Hayır, devam eder misin lütfen.
Ne söylersen söyle.
Geri gelmeyecek hiç bir şey
Nasıl söylersen söyle.
Tersine dönmeyecek hiçbir gidişat.
Anlama vaktindesin.
ANLA!
Vakit değil söz söyleme vakti.
Ne kadar kaçarsan kaç
Hep o bilindik sahnedesin…
Perişan olmuş…
Ellerin başının arasında
Beton bir zemin üzerinde…
Hatırlasana o anı ne düşünüyorsun?
Kaybettiklerine üzülüyor.
İsyan edip…
Lanetler mi okuyorsun!
Peki ya ölmek…
Yaşamamak yahu!
En rahatlatıcı seçenek…
Hatta tek seçenek mi olu veriyor?
Peki, neden buradasın hala!
Hiçbir şey değişmedi, hiç biri olmadı ama.
Ölmek bir yana, hiç bu kadar diri olmamıştın.
Adı geçmese şükretmiyorsun hala ama
İsyanın adı bile yok artık…
İleri gidemedim, geriye zaten dönemezsin.
Ama yerinde sayanları affetmiyorlar bak.
Avlıyorlar, kandırıp insanlaştırıyorlar.
Onlar işte?
Ağlamak yakışmaz diyenler.
Keşke demek kötü diyorlar bak şimdi…
Ağlatmadıkları gibi…
Keşke de dedirtmiyorlar…
- Oldu mu şimdi bu…
- Tepside farklı bir tat gibi.
19 Haziran 2010 Cumartesi
Bir Gün Bir Gece
Bana zor geliyor
Senin bu yalan mutlulukların.
Mutluluk sanatının
Siyah kuşağını
Gözlerime bağlamışım sanırım.
Belki bilerek!
Belki yanlışlıkla!
Ama
Korkulacak bir şey yok…
Zararım sadece kendime
Lanet içimde ve dışımda, herhangi bir yerde
Biliyorum hatta eminim.
Bu mutsuzluk taşsa bir gün…
Tüm insanlığı kara kutuda en fazla
İki dakika mutsuz edebilirim.
Sonra bir parmağın bir tuş üzerinde
Bir saniyelik refleksi işte…
Geçer giderim bende mutsuzluğumla
Birçoğunun geçip gittiği yere
Gözlerinizin önünden.
Yalan mı söylüyorum yani?
Ben gördüğüm gerçekleri söylüyorum!
Yahu bırak artık şu “amma karamsarsın” lafını.
Boş ver diğerlerinin gözündeki değerini
Hadi ama dürüst ol. Bana değil, kendine.
Ya yalancısın de! Çek git, gidebiliyorsan
Ya da değiştir gerçeği! Değiştire biliyorsan.
Ben de inanayım senin inandığına.
Hem de senin inandığından daha fazla.
Hem mızıkçılıkta yapmıyorum bak
Ne, nasıl olmalı diyorsan.
Hangi kalıba “bu seninki” diyorsan giriyorum.
İtiraz etmiyorum yaşıyorum işte seninle.
Anlaştığımız gibi.
Oyunbozanlığım haftada bir gün bir gece
Kalıbımdan dökülüyorum beyaz sayfalara
Hadi vereyim repliğini söyle!
“Ama bu meret hayatta durduğu gibi durmuyor
Beyaz sayfalarda.”
Aynen öyle canım.
Haftada bir gün bir gece!
Ben ne dersem o.
En ayık kafayla.
En sarhoş sayfalarda
Bu meret ruh
Nefsin ve egonla, aciz bedenim seni
Anlatacak insanlara.
Senin bu yalan mutlulukların.
Mutluluk sanatının
Siyah kuşağını
Gözlerime bağlamışım sanırım.
Belki bilerek!
Belki yanlışlıkla!
Ama
Korkulacak bir şey yok…
Zararım sadece kendime
Lanet içimde ve dışımda, herhangi bir yerde
Biliyorum hatta eminim.
Bu mutsuzluk taşsa bir gün…
Tüm insanlığı kara kutuda en fazla
İki dakika mutsuz edebilirim.
Sonra bir parmağın bir tuş üzerinde
Bir saniyelik refleksi işte…
Geçer giderim bende mutsuzluğumla
Birçoğunun geçip gittiği yere
Gözlerinizin önünden.
Yalan mı söylüyorum yani?
Ben gördüğüm gerçekleri söylüyorum!
Yahu bırak artık şu “amma karamsarsın” lafını.
Boş ver diğerlerinin gözündeki değerini
Hadi ama dürüst ol. Bana değil, kendine.
Ya yalancısın de! Çek git, gidebiliyorsan
Ya da değiştir gerçeği! Değiştire biliyorsan.
Ben de inanayım senin inandığına.
Hem de senin inandığından daha fazla.
Hem mızıkçılıkta yapmıyorum bak
Ne, nasıl olmalı diyorsan.
Hangi kalıba “bu seninki” diyorsan giriyorum.
İtiraz etmiyorum yaşıyorum işte seninle.
Anlaştığımız gibi.
Oyunbozanlığım haftada bir gün bir gece
Kalıbımdan dökülüyorum beyaz sayfalara
Hadi vereyim repliğini söyle!
“Ama bu meret hayatta durduğu gibi durmuyor
Beyaz sayfalarda.”
Aynen öyle canım.
Haftada bir gün bir gece!
Ben ne dersem o.
En ayık kafayla.
En sarhoş sayfalarda
Bu meret ruh
Nefsin ve egonla, aciz bedenim seni
Anlatacak insanlara.
6 Haziran 2010 Pazar
Bayramım olma!
Bayramım olma…
Hep bir arife tadında kal hayatımda.
Hayatımın bayramlarında...
Şekerin en azını hep ben toplaya bildim.
Mantar tabancam…
Az harçlığımın bitişiyle mantarsız kaldı hep.
Kız kaçıran, pet şişe deneyimim hiç olamadı.
“Torpil” o zamanda, o şekliyle bile sevmiyordu beni.
Ahmet amcadan alınan ayakkabılar.
Bayram, seyran dinlemiyor. Vuruyordu.
Kotu pazardan alıyordum…
Ama kabin nerede diyemiyordum…
Ağı sıkınca, kimsenin suratına çarpamıyor.
Suratım çarpık, belki genişler diye
Umut ediyordum…
Şimdiki gibi ama gerçekten çocukça
İstanbul’u yaşadığımız mahalleden ibaret sanıyordum
Sülalenin en büyüğü bizim evde diye.
Akraba ziyaretlerinden de mahrum kalıyordum
Ne zaman elimden bir yere götürülmek için tutulsa
Eve götürülüyordum…
Ne hikmetse! Çocuk olmama rağmen
Ben çocuk parkına gönderilmiyor,
Çocuk parkına kaçıyordum.
Hep duyuyordum ama…
Park’ın başına bir türlü “Luna” getiremiyordum.
Bir keresinde bizim Fikret’i babası götürmüştü de
Heyecan ile anlatıyordu.
“Abi gondol diye bir şey var” diyordu önce.
Tam gondol nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyordum ki.
“Yok, böyle bir şey “ diyordu
Olay yerinden bir türlü sağlıklı bilgiler alamıyordum.
O yaşta yalnız kalmayı…
Memurların her bayramda memlekete gittiğini
Memur kızı sevdiğimden biliyordum.
İşte, nedensiz değil isteğim bilmelisin.
Ben hiç üç- dört günlük bayram çocuğu olamadım.
En fazla birinci günün öğleninde biti verdi.
Hayatımın bütün bayramları…
Ama sen;
Başımın ucundaki hiç giyilmemiş yeni elbiselerimle
Cebimdeki harcamakla bitmeyecekmiş gibi gelen harçlığımla
Bana hep iyi bir bayram geçireceğim umudunu veren.
O arife günü ve gecesi gibi kalıver hayatımda.
Bayramım olma, lütfen…
Hep bir arife tadında kal hayatımda.
Hayatımın bayramlarında...
Şekerin en azını hep ben toplaya bildim.
Mantar tabancam…
Az harçlığımın bitişiyle mantarsız kaldı hep.
Kız kaçıran, pet şişe deneyimim hiç olamadı.
“Torpil” o zamanda, o şekliyle bile sevmiyordu beni.
Ahmet amcadan alınan ayakkabılar.
Bayram, seyran dinlemiyor. Vuruyordu.
Kotu pazardan alıyordum…
Ama kabin nerede diyemiyordum…
Ağı sıkınca, kimsenin suratına çarpamıyor.
Suratım çarpık, belki genişler diye
Umut ediyordum…
Şimdiki gibi ama gerçekten çocukça
İstanbul’u yaşadığımız mahalleden ibaret sanıyordum
Sülalenin en büyüğü bizim evde diye.
Akraba ziyaretlerinden de mahrum kalıyordum
Ne zaman elimden bir yere götürülmek için tutulsa
Eve götürülüyordum…
Ne hikmetse! Çocuk olmama rağmen
Ben çocuk parkına gönderilmiyor,
Çocuk parkına kaçıyordum.
Hep duyuyordum ama…
Park’ın başına bir türlü “Luna” getiremiyordum.
Bir keresinde bizim Fikret’i babası götürmüştü de
Heyecan ile anlatıyordu.
“Abi gondol diye bir şey var” diyordu önce.
Tam gondol nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyordum ki.
“Yok, böyle bir şey “ diyordu
Olay yerinden bir türlü sağlıklı bilgiler alamıyordum.
O yaşta yalnız kalmayı…
Memurların her bayramda memlekete gittiğini
Memur kızı sevdiğimden biliyordum.
İşte, nedensiz değil isteğim bilmelisin.
Ben hiç üç- dört günlük bayram çocuğu olamadım.
En fazla birinci günün öğleninde biti verdi.
Hayatımın bütün bayramları…
Ama sen;
Başımın ucundaki hiç giyilmemiş yeni elbiselerimle
Cebimdeki harcamakla bitmeyecekmiş gibi gelen harçlığımla
Bana hep iyi bir bayram geçireceğim umudunu veren.
O arife günü ve gecesi gibi kalıver hayatımda.
Bayramım olma, lütfen…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.