17 Kasım 2011 Perşembe

Sorma!

Sorma! İçimde gereksiz bir öfke nöbeti
Sürekli etraflıca düşündürüyor beni
Acaba hangi kelime kusturur kinimi
Deneme bir iki.
Böyle işin gelmişini, geçmişini...
Bitmiyor saçmalama hevesi
Kul doğmuş aciz bedeni
Bi'şekil... Bi'hareket... Kral yapma hevesi
"Fiili taarruz emri" verilmeli.
Anlıyorsan beni...
Gel! Senide bırakayım gideceğin yere kadar hadi
Gönül! Zaten güzergahsız dolmuş seferi

8 Kasım 2011 Salı

Herakles

Toprağı bol olsun, kafama düşüyorsa saksı.
Acı olsun fren, yerler ıslak ben sırılsıklamsam
Gündüz karşılaşalım lütfen, geceler bende astigmat
Sen bekarsan, "ata sözlü" olsun banane.
2kere2, 4 etsin 5 etsin
Damlayan paraysa gölü geçelim okyanus olsun
Elma deyince çıkacaksa, saman saklansın.
Da'vinci oluyorum, saçmalamak sanat olunca
Kanser olabiliyorum, hafif grip olunca.
"Buradaki adam nereye gitti." diye soruyorum?
Adam yerine koyulunca.
Görüyorsun işte, her boku da biliyorum.
28 yıl bir fiil sıçtıktan sonra.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Böylede Olabilirdi Hikayeleri 1

Polisler; mağazada denediğim 106'ıncı gömlekten sonra ancak gelebilmiştiler. kısa boylu göbekli olan "sen"dedi. "biraz gelsene bizimle." "hangi sebeple"dedim. uzun boylu göbekli olanı kolumdan tutup kısaca "uzatma"dedi. "hangi sebeple çokta uzun bir cümle sayılmaz ama uzatma diyerek bu cümleyi kurmama neden oldun ve evet bu uzun bir cümle oldu. Aslında cümle olduğundan bile okadar emin değilim" deyip kolumu tutan elini çekmesini rica ettim.

Kısa boylu göbekli olan " çattık amına koyim" dedi. uzun boylu göbekli olan "aynen amına koyim" dedi. ritüeli bozmamaları ne kadar acı verici bir durumdu anlatamam.

"haklarımı bildiğim ve işinizi zorlaştırdığım için üzgünüm ama beni götürmek için elinizde geçerli bir nedeniniz yok" dedim.

kısa boylu göbekli, "hakkında şikayet var" dedi. "öylemi" dedim "ne şikayeti?"

İyiden iyiye sinirlenen uzun boylu göbekli lafa girip, "kardeşim saatlerdir burada gömlek deneyip duruyormuşsun, hiç birini almamışsın, şüpeli hareketlerin yüzünden insanlar tedirgin olmuş." istemsiz olarak güldüm, aslında burada gülmeyi hiçte planlamamıştım. Ama tutamadım kendimi, kendine polis diyen bu zırtapozun ağzından çıkanı kulağı kesinlikle duymuyordu. Anlamasını sağlamak istedim.

"Yani siz şimdi beni, bir mağazada üzerime uygun gömlek aramakla mı suçluyorsunuz?

Kısa boylu göbekli, "2.5 saattir üzerine uygun bir gömlek bulamadığını mı söylüyorsun?" dedi.

"Çok ilginç değil mi? Fakat aynen öyle bulamadım. Ama size daha ilginç birşey söylemek istiyorum. 2.5 saattir buradayım ve bir tane mağaza çalışanı bile yanıma gelip, "nasıl yardımcı olabilirim?" diye sormadı. Bunun yerine 2.5 saat bekleyip beni, ne yapıyor? acaba birşey çalacak mı? hırsız mı? bakışları ile süzdükten sonra nihayetinde hiç birşey yapmamış olmama rağmen, beni size ihbar ederek kendilerince ulvi bir iş yaptıklarını sanıyorlar." dedim.

O ana kadar orada durduğunu bile fark etmediğim mağaza çalışanı lafa atlayıp polislere, "sizi ben aramadım" dedi.

kısa boylu göbekli polis, "kim aradı?" diye sordu. Mağaza çalışanı kasa bölümünde bizi izleyen mağaza müdürüne kısa bir bakış atıp, soruyu benim açımdan cevaplamıştı. Uzun boylu göbekli için aynı durum geçerli değildi sanırım. Çünkü "kim?" diye gürledi.

Soru bir öncekine göre daha kısa olmasına rağmen, anlaşılan daha açık ve net bir soruydu.. ve kesinlikle cevap bekleniyordu.

Mağaza çalışanı, kısa bir eee lemeden sonra "mağaza müdürümüz" diye bildi.

kısa boylu göbekli, uzun boylu göbekliye eliyle sakin olmasını işaret ettikten sonra, mağaza çalışanına dönüp "çağır" dedi. Nasıl soru sorulması gerektiğini hızlı öğrenmişti, kısa, açık ve net..

Mağaza müdürünü beklerken ikiside dönüp bana baktı. Bende onlara gülümsedim.

Uzun boylu göbekli eğer bir trafik polisi olsaydı ve beni alkollü araba kullandığımı düşündüğü için çevirmiş olsaydı, alkolsüz olduğumu anladığında, eminim arabamın kaskosundan girip yangın tüpünden çıkardı..

Mağaza müdürü göt kadar mağazanın içinde, normalde gelmesi gereken zamandan biraz daha uzunca bir zamanda yanımıza ulaştıktan sonra... yakasında yazan "mağaza müdürü" yazısının fontunun büyüklüğünden yeterince emin olamadığını gösterircesine, "buyrun ben mağaza müdürü ersin adıgüzel" dedi.

kısa boylu göbekli "ihbarı siz mi yaptınız?" diye tekrar ve gereksiz bir soru sordu.

mağaza müdürü "evet ben yaptım" dedi.

uzun boylu göbekli dayanamayıp, "neden kardeşim adam ne suç işlediğini gördünde aradın?" diyerek, hafiften gözüme girmeye başladı.

mağaza müdürü karşılaştığı ve cevabını bilmediği bu soru karşısında affalayıp ee lemeye başladı, kendisine bakmaya devam edip bir cevap alıncaya kadarda bakmaya devam edeceğimizi anladığı anda kendini toparlayıp...

"bu beyfendi 2.5 saattir mağazada 100 küsür gömlek deneyip hiç birini almadı, bu normal birşey değil sanırım" dedi. tam kısa göbekli birşey söyleyecekti, ben lafa girip "106 gömlek" dedim. hepsi dönüp bana baktı.. uzun göbekli hafif kafasını sallayıp. az önce benden aldığı bekrauntla "hiç biriniz gelip adama yardımcı olmamışsınız ki kardeşim" dedi.. bu adamı iyice sevmeye başlamıştım.

iyiden iyiye köşeye sıkışan mağaza müdürü... eliyle anlını ovalamaya başlayınca bu işi tadında bırakmam gerektiğini anladım.

"neyse beyler sonuç olarak ortada bir yanlış anlaşılma olduğu kesin. şimdi size işinizi öğretmek gibi olmasın ama bence yapabileceğiniz çok birşey yok. ya emin olmak adına "gbt"me bakıp temiz olduğumu anladıktan sonra gideceksiniz yada hemen."dedim. daha sözler azımdan çıkarken haklı olduğumun farkına varmışlardı. uzun boylu göbekli neredeyse dinleme zahmetine bile girmeden gideceğini belli edercesine sağ yanımdaki yerini bir adımla sol yanıma kısa boylu göbeklinin yanına taşımıştı. bu bende gereksiz olduğunu düşünsemde son bir vuruş yapma isteği uyandırdı.

"yada" dedim. biraz yüksek bir sesle. "biz geldik elimiz boş gitmeyiz diyorsanız. mağaza müdürünü yanınızda götüre bilirsiniz". kısa ve uzun boylu göbekli önce dönüp bana, sonra mağaza müdürüne baktılar.. neden bahsettiğimi o'na bakarak anlayamayacaklarını anlayınca tekrar bana döndüler.. ee bende artık son vuruşumu, şah matımı yapıp bu oyunu bitire bilirdim... öylede yaptım, yüzüme zafer edalı bir gülüş yerleştirip

"bildiğim kadarı ile asılsız ihbar yapmak hala suç" dedim.

Bir mağaza çalışanı, iki polis ve bir mağaza müdürüne ders vermek 2,5 saatime mal olmuştu.. "vaktini boşa harcama" diyen annem bunu görse benimle gurur duyardı.

29 Temmuz 2011 Cuma

Kaybediyoruz

Kaybediyoruz, üstelik kaybedemeyecek kadar akıllı olduğumuza inanımıza rağmen... meziyetlerimiz akıllı olmamızla sınırlı değil ama bazılarımız için zehir gibi akıldan çok "farkındalık" parlıyor bakışlarımızda. Göz bebeğine nüfuz eden "zehir gibi akıl" her bünyede gizleyemiyor uzun süre farkındalığı.. Farkındalığıyla buluşan insan tarif edilebilir mi? belki evet, belki hayır. Ama önemli olan bumudur acaba. tarif edilmeye ihtiyacı varmıdır. gereklimidir böyle bir detay.. eskiden belki peki ya şimdi.. dünyayı kurtara bilecek bir farkındalık sahibi olabilir mi bir insan? daha da önemlisi kendini kurtara bilecek kadar! Kaybediyoruz dostlarım, üstelik farkında olmadan... kabul edilemez kazançlarımızın gözümüzde parlattığı akıllılık halüsinasyonlarının arkasında daha iyi bir meziyetimizi kaybediyoruz... kazanırken neyi yada neleri kaybettiğimizin farkında olamıyoruz. yeterince akıllı olmak kişiliği oluşmakta olan insana ne gibi sorumluluklar yükler... farkındalıksız olarak ele alındığında

- Hangi şart ve/veya koşulda olursa olsun dürüst olmak,yalan söylememek.

- İçinde yaşanılan toplumun kabul ettiği kurallara adet ve göreneklere uymak

- Kanaat önderlerine ve onların görüşlerine koşullu yada koşulsuz uymak.

Peki ya farkındalıkla pekiştirilmiş akıllı bir birey yetişirken durum nedir.

- Başkasının doğrularıyla konuşma, bu bazen yalan söylemeni gerektirse bile.

- Toplum bireylerden oluşur, birey toplumdan oluşmaz.

- Sürülerin çobanlara ihtiyacı olur...

Bu söylediklerimi adı koyulabilir her hangi bir, ideolojiye, siyasi akıma, fikre yahut düşünceye benzetenleriniz olabilir.

Benzetme hatasına düşen dostlarım üzgünüm ama akıllı olduğunuz kadar farkında değilsiniz.

Farkında olmanız gereken şeyi yukarıda belirtmiştim. farkında olan insan tarif edile bilir mi? edilmeli mi?

Alevi aleviliğini kanıtlamak kabul ettirmek zorunda mı?

Kürt, laz, çerkez, sağcı, solcu.

Hetro, metro, biseksüel..

Müslüman, hiristiyan, musevi, ateistler.

Bir birey neden hangi din, dil, ırk ve/veya düşünce, fikir, ideoloji yahut ne tür bir cinsel tercihi olduğunu kanıtlamak, kabul ettirmek zorunda hisseder...

Bu his neden savunulması ve her savunmanın doğuracağı doğal tepkinin sonunucunda uğrunda savaşılması gereken bir olguya dönüşür?

Kendi başlatıığımız savaşları kaybediyoruz öyleyse. En büyük kaybedenler kazananlar aslında.

Tarih beni doğrulamıyor mu dostlarım, hafızalarınızı tazelemem mi gerekiyor.. sinemalarda, kitaplarda... tekrar tekrar gözümüze sokulmuyor mu en kanlı savaşlar.. farkınlalıkla bakanlarınız göreceksiniz... yenilenler en çok kayıp verenler değil, en çok katili olanlar...

Toplumlar bireyleri oluşturmaya başladığı gün, ressamları, müzisyenleri, mimarları, mühendisleri, demircileri, marangozları.. katil yapmaya başladık kimin katili peki. Diğer ressamların, müzisyenlerin, mimarların, mühendislerin, demircilerin ve marangozların...

Kaybediyoruz dostlarım farkındalıktan yoksun akıllarımızın doğru bellediği kanaat önderlerine kanarak. yönetilmeye ihtiyacımız olmadığının farkında değiliz ve hiç bir zaman bunun farkına varamıyoruz. tek farkında olduğumuz sadece daha iyi bir kanaat önderi seçebilmek için aklımızın izin verdiği kadarı.

Lütfen dostlarım dışınızdan söylemeyin.. içinizde hissedin

"Yönetilmeye ihtiyacım yok"

Kaybediyoruz dostlarım, üstelik inanarak kaybediyoruz.. en güçlü ve en zayıf noktamıza en nüfuz edilememesi gereken alanımızı bizi biz yapacak inancımıza ortaklar yandaşlar dostlar üstadlar arayarak, katarak kaybediyoruz...

Akıllıyız dostlarım, kimimiz daha fazla kimimiz daha az... ama bizi birbirimizden ayıran şey bu azlık yada çokluk değil. bizi bir birimizden ayıran aklımız değil aslında... insanlığın var olduğu ilk günden bu güne... İnsan; aklın engin yaratıcılığında sırf farkında olmadığı için, yediğini içtiğini geliştirdi, sağlığını kaybetti. teknolojiyi geliştirdi, dünyanın dengesini bozdu... atomu keşfetti insan, insanları öldürdü... insanoğlu aklıyla kazandığı her gün kaybetti...

Kazananlar sadece farkında olanlardı...

Bir Cahilin Devrik Cümleleri

         Heyecandan çatallanmış bir ses tonuyla "dans etmek istermisin" diye sordu delikanlı... "şimdi mi?" dedi şaşıran kadın... "neyse boşver" dedi kadının verdiği tepkiye tam bir anlam yükleyemen delikanlı. kadın bozdu sessizliği "sadece dans mı etmek istiyorsun" düşündü delikanlı... hala anlayamıyordu kadını ama heyecanı artmıştı...şansını zorlamak istemedi "sadece dans" diyebildi uzunca bir sessizlikten sonra... "peki" dedi sadece kadın. ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı delikanlı heyecanı iyiden iyiye paniğe dönmüştü.. filmlerden erkeğin zarif bir haraketle elini kadına uzatması gerektiğini öğrenmişti... ama detaycı yanı harakete geçmesine müsade etmiyordu. Düşünmekten kendini alamadığı her an suskunluğun biraz daha saçma sapan bir hale dönüşmesine neden oluyordu.. hemen birşeyler yapmazsa kadının kendisini aptal sanacağından emindi. yinede düşündü "avuç içi aşağıya mı, yukarıya mı bakacaktı. hafif öne doğru eğilmelimiydi peki elini uzattığında dans teklifini yenilemelimiydi". delikanlı hiç birini yapmadı. Oturma odasının ortasında ki boş alana geçip, kadının yanına geleceğini umdu. Kadın delikanlıdaki heyecanın farkındaydı. Ama derecesi konusunda yanılmıştı. Delikanlıyı mahçup etmemek için hiç birşey söylemedi sadece yanına gidip karşısında bekledi. Delikanlı kadının boşta sallanan eline uzandı... yapması gereken en doğru hamlenin bu olduğunu var sayarak. Kadının elini omuzuna götürmesi rahatlattı delikanlıyı... kendine inanmıyordu altı üstü bir dans edecekti. neden bu kadar heyecanlandığını anlayamıyordu. yinede hafif bir tonda sallanmaya başladı. çok iyi dans ettiği söylenemezdi. aslında bu yaptığının adına dans dememesi gerektiğini düşünmesine neden olan çok iyi danslar izlemişti... elini düşündü acaba kadının belinde olması gerektiği yerdemiydi bildiği kadarıyla kadının kalçasına çok yaklaşmışsa bu pekte iyi bir intiba bırakmayacaktı, tam tersi kalçadan çokta uzak olmamalıydı çünkü otoritenin bu konuda erkeğin kadına vereceğeni idda etti mesaj sadece "dostluk"du... düşünme konusunu yine biraz fazla abarttığını düşünmeye başlamıştı ki kadın "sence müzik olsa daha iyi olmaz mı" dedi... Soruyu çok iyi anlamış olmasına rağmen "ne" dedi delikanlı naif bir zaman kazanma çabası içinde o ana kadar kontrol edilebilir olan heyecan panik ve düşünceler diz kapaklarında ki bir düğümün çözülmesi hissiyle bir birine girdi... uzun bir "eeeee"lemeden sonra "özür dilerim" dedi delikanlı. bu özrün ardından uzun süreli bir sessizliğin geleceğeni anladı kadın. "sende söylesen olur" dedi.. muzip bir gülümsemeyle... "benmi" dedi delikanlı "ben şarkı söylemeyi pek beceremem ama" kadının yüzündeki muzip gülüş silinmemişti. "dans etmeyide pek beceremiyorsun ama" dedi ve delikanlıya biraz daha yaklaşarak hafif bir gülüş bahşetti.. delikanlıda güldü bu duruma... "özür dilerim sanırım biraz heyecanlandım" dedi.. "belli" dedi kadın "kalbin yerinden fırlayacak neredeyse iyi olduğuna eminmisin". "iyiyim" dedi delikanlı... iyi olduğunu göstermek için o da biraz yaklaştı kadına yaklaşmanın nasıl iyi olduğunu göstereceğini düşünmeye başladı ardından ama hemen sıyrıldı düşüncelerinden. artık saçmalamak istemiyordu kontrolü ele alması gerektiğinin farkındaydı "kara gözlerinden bir damla yaş düşünce..." sözleri ile badem'in şarkısına sesininde iyi bir tonda olduğunu umarak giriş yaptı... "güzel yüzün yanakların ıslanır, kara gözlerinden bir damla yaş düşünce hüzün keder yüreğime yaslanır" kadın başını delikanlının omuzuna bıraktı usulca, delikanlının şüpelerinin temizlenmeye ihtiyacı olduğunu hissetmişcesine... daha bir coşkulu söylemeye başladı delikanlı "sen ağlama bir damla göz yaşın yeter, sen üzülme gülüm gamzende güllerin biter. yollarıma taş koysalar döneceğim. gözlerinden yaşlarını sileceğim..." heyecanını hala hissede biliyordu delikanlı ama yeni bir duygunun kadının başını koyduğu omuzundan vücuduna yayılmaya başladığının farkındaydı acele etmedi kendini bıraktı bu yeni duyguya ne olduğunu bilmesede bu kara gözlü güzel kadından kötülük bile gelse razı olacağını düşünüyordu... şarkı söylemeyi bitirdiğinde dans etmeyi bırakmadılar kadında başını delikanlının omuzundan kaldırmamıştı... delikanlı artık kendini iyiden iyiye kaptırmıştı bu neresinde olduğundan emin olmasada hissettiği duyguya, yeni bir şarkı söylemeyi düşündü ama bu sefer aceleye getirmek istemedi, şarkı bir mesaj içermeliydi... düşündü... düşündü...ve kadının vereceği tepkiyi deli gibi merak ederek "Belki güneş bir gün bizim için doğar" sözleri ile FD'nin en sevdiği şarkısını söylemeye başladı. avuçlarının içirisindeki kadının elinin daha sıkı kavradığını hisseti kendi elini, vücudu vücuduna artık iyice yaslanmıştı, omuzundaki başı neredeyse dudakları değebilecek derece boynuna yanaştı. delikanlı kadının nefesini hissetti boynunda, anlatılması gereken herşeyi anlatmıştı bu nefes. daha içten bir şekilde devam etti "belki korkuları hayallerimiz boğar o masal günü gelinceye kadar; susuyorum susadıkça yüzün düşer aklıma korkar oldum düşlemekten. Adını anarım çoğalır sesim konuşmaktan düşünmekten özlemekten kimse kimsenin herşeyi olamaz-mış di'li geçmişten tek yaramsın sen sensiz kimse mi kimsesiz miyim bilmem hiç bilmek istemem; hatta düşünemem gel bak bir elimde gökyüzü var hala ötekinde kayıp giden yıldızlar la la korkular da benim umutlar da" şarkının son sözüne geldiğinde delikanlı, kadın başını kaldırıp delikanlın yüzüne çok yakın bir mesafeden gözlerinin içine bakarak "beni bırakma" dedi... şarkının tonlamasını yapmamıştı bunu söylerken.. konuşma sesi ile hatta çokda ciddi bir şekilde söylemişti... delikanlı hazırdı buna... çünkü içine nüfuz etmesine izin verdiği duyguyunun ne olduğunu biliyordu artık.. kadını daha sıkı kavrayarak, dudaklarının arasındaki o çok kısa mesafiyede kapadı... anında karşılık verdi kadın, duygular çok hızlı hücum ediyordu delikanlının beynine heyecan,tutku,şehvet,arzu. dizginlemeye çalıştı kendini geri çekildi, kadının başını iki elinin arasına aldı, saçlarını okşadı... anlına bir öpücük hemen ardından dudağına bir öpücük kondurup tekrar geri çekildi.... kadının gözlerinin içine bakarak bütün gece düşünmesine gerek kalmadan söyleyeceği o tek kelimeyi söyledi "asla"....


29 Nisan 2011 Cuma

Peki

Git
Doğduğum günki kadar yalnız bırak beni
Gerekli olan yeniden doğma için
İhtiyaç hali gereklilikleri
İhtiyarlıktan u dönüşü

Oysa bir adın kalmalıydı geri
Anlatırken seni...
"O işte esmer vardıya hani"
Dememek için
Hakkaten ya bir adın kalmalıydı
En azdından geriden, şimdiye.

Git... Git,
Sevme beni, ciddiyim
Şuan belki senden daha çok
Seviyor olabilirim.
Ama ciddiyim sevme beni.
Biliyorum...
Bi gün sevmede de geçersin beni.

Hasta değilim ben. sürekli
Bazan, içki olsa
bir iki duble gibi.
Sorun değil anlaşılmıyor olmam
Anlaşılıyorsam, sorun
Sorun beni.. belki bana
Belki iyimiyim. deyi.

Ne çıkardın şimdi.
Bir kaç saniye düşünmek istermisin peki.
Anlıyorum...
Git peki.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Keskin Sirke ( Roman Deneme )


İstanbul'da damdan boşanırcasına yağan bir yağmurla karşılaşmayalı uzun zaman olmuştu.
Islanmakla ilgili bir problemim yok ama ıslak elbiselerle birilerini pataklamak gerçekten çok yorucu oluyor. Yoksa burada bir ironi mi var? Genelde dayak yiyecek olanı ıslatılır bir yerleri morarıp dayak yediği anlaşılmasın diye. Sanmıyorum, hayatımın bir döneminde kuru ıslak fark etmeksizin çok iyi dayaklar yedim. Bugün dayak atmak konusunda bildiklerimin önemli bir kısmını zamanında yedim dayakları nasıl yediğime iyi dikkat etmiş olamama borçluyum dur.

Sıraselviler yolu üzerinden fındıklıya inen yokuşa saptığımda, düşünen adam profilinden sıyrılmaya çalıştım.
Odaklanmam gereken bir işim vardı. bir kaç kişiyi pataklamak bir çoğunuz için bir iş sayılmaya bilir ama sonuçta bir işi iş yapan bütün olgular benim işim için de geçerli.
Mesela bolca alın teri döküyorum ve ekmek paramı bu şekilde kazanıyorum.
Molla çelebi camisinin hemen bitişiğinde bulunan esnaf lokantası görünümlü "cafe" tabelalı esnaf lokantasına yönelip, fiziki olarak da bulunma nedenimin net bir şekilde anlaşılabilmesi için sert bir giriş yaptım.

Diğer lokantaların aksine bu paçavra yer geç saatlerde daha çok iş yapıyordu anlaşılan.

Tavana kadar beyaz fayanslarla kaplı, beyaz masa ve sandalyeleri ile göz zevkimin içine ediyordu bu mekan, duvarlarda yemekhane sahibinin memleketine ait olduğunu düşündüğüm köy evleri ve yaylaların resimleri asılmıştı bir an kendi memleketim aklıma gelip yumuşama belirtileri gösterecek gibi olsam da mutfaktan gelen yanmış yağ kokusu burnumun direğini sızlatarak yeterince etkili bir şekilde dikkatimi toparlamamı sağladı.

Alışkanlık üzere Allahın selamını vermeyi düşündüm ama, yaratıcıyı anmak her zaman hiddetimi ve öfkemi azalttığı için selam verme işini ertelemeye karar verdim.

Yalaka tipli garson yanaşıp

- "Hoş geldin ağabey şöyle alalım." der gibi ağzını oynattı.

Garsonu duyamıyordum. Seslendirmeyi kendim yaptım.

- Aksiyon

Garsonu önümüzdeki masaya doğru uzattığı kolundan tutup. hala açık olan kapıdan dışarı savurdum. Aslında kıçına bir tekme atmayı da düşündüm ama senaryoya sağdık kalmak en iyisiydi. Birinin "kestik" demesini istemiyordum

Bu belli ettiğime inandığım amacımı belli etmekten daha ileriye herkesin emin olabileceği bir safhaya taşımış olmalı ki

Kasada duran göbekli adam

- "Hop ne oluyor lan..." der gibi ağzını oynattı.

Hala bir bok duyamıyordum yine kendim yaptım seslendirmeyi

- Hop sıradaki benim.

Bu amatör geri zekalı da elini bana doğru havaya kaldırmış bir şekilde üzerime gelmeye başlayınca, hayal kırıklığı yaşadım, bir profesyonel asla kolay mat edilebileceği bu hareketi yapmaz. Çünkü rakibe kolaylıkla teslim edilemeyecek kadar önemli bir uzuvdur el ve gerisinde onu tutan kol.

Her an kırılabilir bir yapısı vardır ve bu göbeklinin uzvu için o an gelmişti.
Elini bileğinin kıvrımından tutup önce sertçe yukarı kaldırdım, canının yandığını ben yüzünden anlaya biliyordum ama onun anlamadığı bu daha başlangıçtı.
Hiç tereddüt etmeden bileğinden tutar halde olduğum eli daha sertçe aşağıya doğru büktüm, hız ve mesafenin yardımı ile uyguladığım kuvvet normalde bileğin bükülme sınırlarını aşmama yardımcı oldu.
"Çat" diye bir ses duyulmuş olmalıydı içeride. Kayıttan bir ilk round bitiş gongu montajladım.
Kırılan bir bilek, acı içinde inleyen bir adam herkesin kıçını koltuklarına sabitlemeye yetmişti.

Eğilip acı içinde inleyen adamın yakasından tuttum. şiddetimin devam edeceğini sanmış olmalıki çok yersiz bir tepki verdi, hala sağlam olan elini yüzüme doğru savurdu. Güvenilir reflekslerim gerekeni yaparken dahada güvenilir elimle tehdit unsuru eli yüzümü ıskalamış halde başka bir yöne son sürat giderken yakaladım, kıvırıp adamın bir yerine sokmayı çok isterdim ama yetişmeyeceği kesindi bende yetiştiği yere kadar götürüp orada sabit tuttum.

Adama doğru eğilip kulağına.

- Celal Beyin selamı ile yemek yemeye gelen fakirleri geri çevirmeye devam edersen, bir sonraki gelişimde kimseyi kapısından geri çevirebileceğin bir yerin olamayacak, daha da kötüsü sen bile birilerini geri çevirmek için buralarda olmayabilirsin.

Adam söylediklerimi dinlerken inlememeye çalışmıştı, bu duruma gelmesine sebep olan nedenleri merak etmesi iyi bir şeydi.

Mesajı verirken kullandığım ses tonundan bir kaç volüm daha yüksek bir sesle

- Anladın mı? diye sordum.

Göbekli anladığını ifade eder bir şekilde kafasını salladı diğerine oranla daha sağlam olan elini bırakıp suratına bir tokat attım.

Kafa sallamak resmi evraka imza atmamaya benzer, bu işte imza kafayla değil sözlü olarak atılır.

Sesimin volüm ayarını sona getirip.

- Anladın mı? Diye bağırdım...

- Anladım, anladım diye tekrarladı,

Üst üste iki imza attığı için de pataklaya bilirdim bu herifi ama bunu anlamayacağı için vazgeçtim. Belli ki dayak yeme nedenleri bu adam için önemli.

Sert bir şekilde doğruldum ve masalarda oturanlara kendimce "beni görmediniz" anlamlı bir bakış attım.
Onlar büyük bir ihtimalle bunu tam olarak anlamadılar.
Polisler gelinceye kadar yerdeki adama bakarak ne yapmaları gerektiğini anlayacaklardır.

Dışarı savurduğum garson kapıyı açıp içeri girmeden kapı eşiğinde dikilir halde beni bekliyordu. O'na doğru döndüğümü görünce biri iki adım gerileyip boynunu itaatkar bir şekilde öne eğdi.
Bu şark kurnazı kıçına bir tekmeyi hak ediyor aslında.

Kapıya kadar yürüyüp durdum.
Yarım bir şekilde geri doğru dönüp elimi göğsüme götürdüm.

- Selamın Aleyküm dedim.

Bir kaç saniye selam alabileceklerini düşündüm ama herkes şoktaydı. içimden kendi selamımı alıp Hala damdan boşanırcasına yağan yağmurda taksime doğru çıkan yokuşu tırmanmaya başladım. Kontrollü iş öfkem dinmeye başlayınca karnımın acıkmış olduğunu fark ettim.
Elbiselerim de haddinden fazla ıslanmıştı üşümüyordum henüz ama sıcak bir yere girip üstümdekiler kurumaya başlarken üşüyeceğimi biliyordum.

Gerçi keskin sirkelik kariyerini benimsemiş biri için küpün sağlamsa bunlar düşünülecek dertler bile değiller. Karın doyurulur, giyilecek bir şeyler her zaman bulunur.
Hem en son baktığımda paranın satın alabileceği şeyleri dert etmeme gerek olmayacak kadar param vardı.
Taksimin meşhur büfelerinden birinde ıslak hamburgerle karnımı doyurmayı yada en azından daha sağlıklı bir şeyler bulana kadar guruldamasını gidermeyi düşünürken telefonum çaldı

Nokia'mın ekranın da gizli numara yazıyordu ki buda aslında Celal Bey'in aradığını gösteriyordu, açıp kulağıma götürdüm.

- Efendim Celal Bey
- Selamun aleyküm Derman kardeş.
- Ve aleyküm selam Celal bey.
- Derman kardeş nerelerdesin
- Taksim civarında!
- Buraya gelmen lazım seninle tanışmak isteyen birileri var.
- Hayırdır Celal bey!
- Hayırdır Derman kardeş hayırdır, bilirsin bizde şer bile hayra alamettir.
- Bilirim Celal bey! bir şeyler atıştırıp yarım saate kalmaz orada olurum
- Boşver şimdi birşeyler atıştırmayı gel hemen burada yersin.
- Peki.
- Acele et.

En sevdiğim! Ucu açık, sonrasında "düşün dur" tipi bir konuşma.
Daha telefonu cebime koyarken Celal bey aracılığı ile bana ulaşmaya çalışan kişilerin kim olabileceklerini düşünmeye başladım.

Bana neden ulaşmaya çalıştıkları kısmında fazla durmuyorum. Kimsenin benden bahçesindeki çiçekleri budayıp sulamamı istemeyeceğine neredeyse eminim!

Para kazanmak için adam döven, bazen dövmekten beter eden.
Artık dayak arsızı olmuş bir kaç kişiye ise son dayaklarını ısmarlayıp, artık dayak yemelerini gerektirecek bir şey yapamayacaklarından emin olmuş biriyim sonuçta.

Üzerine düşünülecek kısım Celal Beyin bu birilerini benimle direk görüştürmeyi kabul etmiş olması.
Bu birileri bunun için fazla ısrar etmiş olamalılar.
Bu tarz işlerde kirli işlerini yaptıracak olanlar, kirli işi yapacak olan adamla direk görüşmek istemezler. Ya Celal Bey gibi resmiyette düzgün işi olan nezih bir iş adamı görüntüsü veren birini aracı ederler. Yada yüz yüze görüşmek yerine başka iletişim araçlarını kullanırlar.
Üstelik Celal bey aracılık komisyonunu almaktan kolay vazgeçmemiştir.
Dedim ya düşün dur.

Taksimden 4. Levent'e on iki dakika da gelen metrodan indiğimde üstümdekiler kurumaya ve ben tahmin ettiğim gibi üşümeye başlamıştım. İş görüşmeleri ile ilgili beni rahatsız eden hep bir ağırlık çöker üzerime, kurumaya başlayan elbiseler ve kafamda dönen onlarca soru ile bu ağırlık artıyor gibiydi.

Metronun batı çıkışından çıkınca karşıma çıkan ilk giyim mağazasına girip üzerime yeni elbiseler aldım. Çıkarken mağaza çalışanları baya şaşkındı. Sanırım yeni elbiseler alıp giydikten sonra eskilerini çöpe atılmasını rica eden çok müşterileri olmuyor.

Haki pantolon, kahve rengi kazak... Topraktan geldik, toprağa gideceğiz mesajı vermiyor mu?

Celal bey'in sanayi girişinde bulunan yazıhanesine geldiğimde dikkatimi çeken ilk şey kapıda park edilmiş olan araçların yanında duran korumalar oldu. Bu herifler bazen patronlarını mı koruyorlar arabalarını anlamıyorum?

Kapıya doğru yaklaştığımda korumalardan biri önüme geçip elini göğsüme koyarak beni durdurdu.

Korumanın elini tutup yana doğru gerince vücudu öne doğru eğildi önümde kabak gibi açılan suratında acı belirince, volümü arttırmaya karar verdim. Kafamı itinalı bir şekilde suratının ortasına indirdim. Arkadaşının burnundan gelen sesle harakete geçmesi gerektiğini anlayan diğer koruma silahına sarıldı, Kabanımın cebinden sustalımı çekip klas bir haraketle açtım ve hiç duraksamadan korumanın hatasını telafi ettim. acı içinde inleyen korumanın sesi...

Celal bey'in koruması ismaili dışarı çıkarmaya yetmişti.

İsmail korumaları görünce yüzü biraz ekşidi ama hiçbir şey söylemedi. Saygı-Korku arası bir şeyden sebep sanırım.

İçeriye buyur etti...

Üstümü düzeltip içeri girerken, İsmail'in "bunları içeri alın bir de doktoru buraya çağırın" dediğini duydum.
İş görüşmesi için eksik olan gülümse de yüzümde yerini almıştı.

İkinci katta bulunan ofis tamamen lambri kaplıydı, Celal bey maddi kazancının çok küçük bir kısmını kereste toptancılığından kazanıyordu.
Bu ofise bir çok kez gelmiştim ayrıca genellikle işim gereği kapı açtığım için kapı çalma adetim pek yoktur. Kapıyı açıp içeri girdim.
Celal bey her zamanki gibi Turgut Özal'ın çalışma masası olduğunu iddia ettiği beyaz lake masanın arkasında, Kenan Evren'e ait olduğunu iddia ettiği makam koltuğunda oturuyordu. Karşısındaki üçlü deri koltukta ise 60'lı yaşlarında olduğunu düşündüğüm şık giyinimli, yüzünün de bana hiç yabancı gelmediği bir adam oturuyordu. Yanında ise nispeten ondan daha genç duran, adamdan çok daha iyi giyinimli ne yalan  söyleyeyim melek yüzlü bir kadın oturuyordu.

Celal Bey sessizliği bozdu

- Derman kardeş hoşgeldin.
- Hoş bulduk Celal Bey
- Kırmayıp hemen geldiğin için teşekkür ederim.
- Rica ederim.

Misafirlerini işaret ederek.
- Derman kardeş bunlar Adnan Bey ve eşi Asuman Hanım. Adnan bey ülkemizin çok saygın iş adamlarından biridir.

Saygın mı? Zengin mi? Ona bakacağız ikisinin arasında çok ince bir çizgi var.
Müşterinin kim olduğu hayat hikayesi yada zengin mi saygın mı olduğu benim ilgilendiğim bir detay hiç bir zaman olmamıştır aslında. Tanışma faslını hızlı geçip bir an önce konuya gelebilmek için benden beklenebilecek o nezaketsizliği yapıp memnun olma faslını geçip direk konuya girdim.

- Benimle görüşmek istediğiniz konu nedir diye sordum. Adnan beyin gözlerinin içine bakarak.

Adnan bey huzursuz bir şekilde önce Celal Beye baktı. Celal bey başını hafif sallayınca bu sefer karısına döndü. Karısı her hangi bir tepki vermeyince nihayet sıra bana gelmişti. Uyuz bir durumdu. Soruyu kimin sorduğunu anlamaya mı çalışıyordu. Anlamış olmalıydı ki sonunda konuşmaya yada ötmeye başladı. Bakacağız.

- Bak evladım, Celal bey ile ahbaplığımız eskiye dayanır. Benim şahsen hiç bir illegal işim olmamıştır. Ama bu ülkede çok para sahibi olmak bazı güç odaklarının gözüne batmadan olmaz ve mecburen bu güç odaklarından en güçlü olanına bir bedel ödeyerek diğer güçlerin seni rahat bırakmasını sağlarsın.

Sözünü kesip araya girdim.

- Adnan bey, bana bu konularla ilgili ders vermenize gerek yok, sizin gibi çok zengin pardon saygın bir adamın zamanın paradan daha değerli olduğunu bildiğine eminim. Şimdi lütfen kısa kesip konunun ne olduğunu anlatır mısınız?

Tekrar Celal bey'e bakıp güldü.

- Dediğin kadar varmış Celalcim dedi.

Tekrar bana dönüp.. konuşmaya devam etti.

- Param ülke sınırlarını aştı evlat. Yurt dışında bir çok iş yapıyorum ve bu işlerin bir çoğu ülkelerin bire bir kendileriyle.

Müteahhit olabileceğini düşündüm ama bunu sormak yersiz olurdu anlatmaya devam etmesi için bekledim.

- Bunlar gizli anlaşmalarla yapılan yüksek güvenlikli işler. Doğal olarak işlerini yaptığım ülkerin rakip ülkeleri ya aynı hizmeti almak istiyorlar yada bilgi talebinde bulunuyorlar. Bunun mümkün olmadığını bildiklerinden bu nu herzaman kibarca sorarak yapmıyorlar.

Sıkılmaya mı başlıyorum.
Bunda, benim gibi bu zamana kadar ufak tefek işler yapmış birine içinde uluslar arası devletlerin olduğu bir işten bahsediliyor olmasının etkisi olabilir mi?

Araya girdim.

- Hala konudan çok uzağız gibi geliyor Adnan bey. Ben para karşılığında ufak tefek illegal işlerinizi yaptırabileceğiniz biriyim farkındasınız değil mi?

- Evet evlat biliyorum ama bu sefer yeteneklerini başka bir iş için kullanmanı istiyorum senden

- Nasıl bir iş?

- Kızımı korumanı istiyorum.

Kendimi gülmemek için zor tutarak Celal beye döndüm.

- Celal Bey benim böyle şeylere vakit ayırmadığımı çok iyi biliyorsun

- Derman kardeş çok iyi biliyorum ama Adnan beyin de dediği gibi bu seferki iş farklı hem senin için hemde genel anlamda, işinin en iyisi koruma görevlileri bu iş için zaten tutuldu ama başlarına senin gibi bazı şeyleri yapmaktan çekinmeyecek birisi lazım.
Daha az önce aşağıda onlardan ikisini hiç zorlanmadan madara ettin. Sence bu adamlar bir ailenin haddinden fazla şımartılmış tek kızını koruyabilirler mi?

- Yinede benim problemim değil.

- Sana reddedemeyeceğin bir teklif yapamayacağımın farkındayım, seni bu işi yapman için tehditte edemem. Ama rica ediyorum.

Evet "Saygına" daha yakın, nadir rastlanır böyle zenginlere. Nasıl zengin olduğunu anlamak zor değil. İnsanlarla nasıl konuşulacağını bilen insanların zengin olmalarına şaşmamalı.
Söylediklerinde samimi olduğuna dair şüphem yok. Konuşurken gözümün içine bakıyor olması. Ellerini dizinin üstünde kavuşturmuş Öğretmeninden onay bekler bir tavırda sürekli birbirini ovuşturup duruyor olması

- Adnan bey kızınızı kimlerden kormumamı istiyorsunuz?

- Şu an için bunu bilmiyorum.

- Nasıl?

- Bizi hangi ülkenin yada kimlerin tehtid ettiğini bilmiyoruz.

- Bu mantıklı değil.

- Bu yüzden sana ihtiyacım var.

Celal bey'in ofisinden çıkıp, yürümeye başladığımda aklımda adnan beyin söylediği bu cümle yankılanıyordu "bu yüzden sana ihtiyacım var" bu adam kiminle nasıl konuşacağını gerçekten çok iyi biliyordu.

Dünyanın bir çoğu için mantıksız bir işe sahiptim ve adnan bey elinden mantıksız bir iş teklifitle gelmişti. Mantıksızlıkların doğurduğu mantıklı bir durum. çok leziz.

Ofisteki konuşmamızın geri kalanında bir kaç detay daha öğrenmeye çalıştım ama onlarında da pek birşey bilmedikleri her hallerinden anlaşılıyordu.

İşi kabul edip etmeyeceğim konusundaki kararımı orada vermek istemediğim için düşünüp kararımı Celal Beye bildireceğimi söyledim ama kararımı çoktan vermiştim.


Devam edebilir...

Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.