Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır
27 Nisan 2011 Çarşamba
Keskin Sirke ( Roman Deneme )
İstanbul'da damdan boşanırcasına yağan bir yağmurla karşılaşmayalı uzun zaman olmuştu.
Islanmakla ilgili bir problemim yok ama ıslak elbiselerle birilerini pataklamak gerçekten çok yorucu oluyor. Yoksa burada bir ironi mi var? Genelde dayak yiyecek olanı ıslatılır bir yerleri morarıp dayak yediği anlaşılmasın diye. Sanmıyorum, hayatımın bir döneminde kuru ıslak fark etmeksizin çok iyi dayaklar yedim. Bugün dayak atmak konusunda bildiklerimin önemli bir kısmını zamanında yedim dayakları nasıl yediğime iyi dikkat etmiş olamama borçluyum dur.
Sıraselviler yolu üzerinden fındıklıya inen yokuşa saptığımda, düşünen adam profilinden sıyrılmaya çalıştım.
Odaklanmam gereken bir işim vardı. bir kaç kişiyi pataklamak bir çoğunuz için bir iş sayılmaya bilir ama sonuçta bir işi iş yapan bütün olgular benim işim için de geçerli.
Mesela bolca alın teri döküyorum ve ekmek paramı bu şekilde kazanıyorum.
Molla çelebi camisinin hemen bitişiğinde bulunan esnaf lokantası görünümlü "cafe" tabelalı esnaf lokantasına yönelip, fiziki olarak da bulunma nedenimin net bir şekilde anlaşılabilmesi için sert bir giriş yaptım.
Diğer lokantaların aksine bu paçavra yer geç saatlerde daha çok iş yapıyordu anlaşılan.
Tavana kadar beyaz fayanslarla kaplı, beyaz masa ve sandalyeleri ile göz zevkimin içine ediyordu bu mekan, duvarlarda yemekhane sahibinin memleketine ait olduğunu düşündüğüm köy evleri ve yaylaların resimleri asılmıştı bir an kendi memleketim aklıma gelip yumuşama belirtileri gösterecek gibi olsam da mutfaktan gelen yanmış yağ kokusu burnumun direğini sızlatarak yeterince etkili bir şekilde dikkatimi toparlamamı sağladı.
Alışkanlık üzere Allahın selamını vermeyi düşündüm ama, yaratıcıyı anmak her zaman hiddetimi ve öfkemi azalttığı için selam verme işini ertelemeye karar verdim.
Yalaka tipli garson yanaşıp
- "Hoş geldin ağabey şöyle alalım." der gibi ağzını oynattı.
Garsonu duyamıyordum. Seslendirmeyi kendim yaptım.
- Aksiyon
Garsonu önümüzdeki masaya doğru uzattığı kolundan tutup. hala açık olan kapıdan dışarı savurdum. Aslında kıçına bir tekme atmayı da düşündüm ama senaryoya sağdık kalmak en iyisiydi. Birinin "kestik" demesini istemiyordum
Bu belli ettiğime inandığım amacımı belli etmekten daha ileriye herkesin emin olabileceği bir safhaya taşımış olmalı ki
Kasada duran göbekli adam
- "Hop ne oluyor lan..." der gibi ağzını oynattı.
Hala bir bok duyamıyordum yine kendim yaptım seslendirmeyi
- Hop sıradaki benim.
Bu amatör geri zekalı da elini bana doğru havaya kaldırmış bir şekilde üzerime gelmeye başlayınca, hayal kırıklığı yaşadım, bir profesyonel asla kolay mat edilebileceği bu hareketi yapmaz. Çünkü rakibe kolaylıkla teslim edilemeyecek kadar önemli bir uzuvdur el ve gerisinde onu tutan kol.
Her an kırılabilir bir yapısı vardır ve bu göbeklinin uzvu için o an gelmişti.
Elini bileğinin kıvrımından tutup önce sertçe yukarı kaldırdım, canının yandığını ben yüzünden anlaya biliyordum ama onun anlamadığı bu daha başlangıçtı.
Hiç tereddüt etmeden bileğinden tutar halde olduğum eli daha sertçe aşağıya doğru büktüm, hız ve mesafenin yardımı ile uyguladığım kuvvet normalde bileğin bükülme sınırlarını aşmama yardımcı oldu.
"Çat" diye bir ses duyulmuş olmalıydı içeride. Kayıttan bir ilk round bitiş gongu montajladım.
Kırılan bir bilek, acı içinde inleyen bir adam herkesin kıçını koltuklarına sabitlemeye yetmişti.
Eğilip acı içinde inleyen adamın yakasından tuttum. şiddetimin devam edeceğini sanmış olmalıki çok yersiz bir tepki verdi, hala sağlam olan elini yüzüme doğru savurdu. Güvenilir reflekslerim gerekeni yaparken dahada güvenilir elimle tehdit unsuru eli yüzümü ıskalamış halde başka bir yöne son sürat giderken yakaladım, kıvırıp adamın bir yerine sokmayı çok isterdim ama yetişmeyeceği kesindi bende yetiştiği yere kadar götürüp orada sabit tuttum.
Adama doğru eğilip kulağına.
- Celal Beyin selamı ile yemek yemeye gelen fakirleri geri çevirmeye devam edersen, bir sonraki gelişimde kimseyi kapısından geri çevirebileceğin bir yerin olamayacak, daha da kötüsü sen bile birilerini geri çevirmek için buralarda olmayabilirsin.
Adam söylediklerimi dinlerken inlememeye çalışmıştı, bu duruma gelmesine sebep olan nedenleri merak etmesi iyi bir şeydi.
Mesajı verirken kullandığım ses tonundan bir kaç volüm daha yüksek bir sesle
- Anladın mı? diye sordum.
Göbekli anladığını ifade eder bir şekilde kafasını salladı diğerine oranla daha sağlam olan elini bırakıp suratına bir tokat attım.
Kafa sallamak resmi evraka imza atmamaya benzer, bu işte imza kafayla değil sözlü olarak atılır.
Sesimin volüm ayarını sona getirip.
- Anladın mı? Diye bağırdım...
- Anladım, anladım diye tekrarladı,
Üst üste iki imza attığı için de pataklaya bilirdim bu herifi ama bunu anlamayacağı için vazgeçtim. Belli ki dayak yeme nedenleri bu adam için önemli.
Sert bir şekilde doğruldum ve masalarda oturanlara kendimce "beni görmediniz" anlamlı bir bakış attım.
Onlar büyük bir ihtimalle bunu tam olarak anlamadılar.
Polisler gelinceye kadar yerdeki adama bakarak ne yapmaları gerektiğini anlayacaklardır.
Dışarı savurduğum garson kapıyı açıp içeri girmeden kapı eşiğinde dikilir halde beni bekliyordu. O'na doğru döndüğümü görünce biri iki adım gerileyip boynunu itaatkar bir şekilde öne eğdi.
Bu şark kurnazı kıçına bir tekmeyi hak ediyor aslında.
Kapıya kadar yürüyüp durdum.
Yarım bir şekilde geri doğru dönüp elimi göğsüme götürdüm.
- Selamın Aleyküm dedim.
Bir kaç saniye selam alabileceklerini düşündüm ama herkes şoktaydı. içimden kendi selamımı alıp Hala damdan boşanırcasına yağan yağmurda taksime doğru çıkan yokuşu tırmanmaya başladım. Kontrollü iş öfkem dinmeye başlayınca karnımın acıkmış olduğunu fark ettim.
Elbiselerim de haddinden fazla ıslanmıştı üşümüyordum henüz ama sıcak bir yere girip üstümdekiler kurumaya başlarken üşüyeceğimi biliyordum.
Gerçi keskin sirkelik kariyerini benimsemiş biri için küpün sağlamsa bunlar düşünülecek dertler bile değiller. Karın doyurulur, giyilecek bir şeyler her zaman bulunur.
Hem en son baktığımda paranın satın alabileceği şeyleri dert etmeme gerek olmayacak kadar param vardı.
Taksimin meşhur büfelerinden birinde ıslak hamburgerle karnımı doyurmayı yada en azından daha sağlıklı bir şeyler bulana kadar guruldamasını gidermeyi düşünürken telefonum çaldı
Nokia'mın ekranın da gizli numara yazıyordu ki buda aslında Celal Bey'in aradığını gösteriyordu, açıp kulağıma götürdüm.
- Efendim Celal Bey
- Selamun aleyküm Derman kardeş.
- Ve aleyküm selam Celal bey.
- Derman kardeş nerelerdesin
- Taksim civarında!
- Buraya gelmen lazım seninle tanışmak isteyen birileri var.
- Hayırdır Celal bey!
- Hayırdır Derman kardeş hayırdır, bilirsin bizde şer bile hayra alamettir.
- Bilirim Celal bey! bir şeyler atıştırıp yarım saate kalmaz orada olurum
- Boşver şimdi birşeyler atıştırmayı gel hemen burada yersin.
- Peki.
- Acele et.
En sevdiğim! Ucu açık, sonrasında "düşün dur" tipi bir konuşma.
Daha telefonu cebime koyarken Celal bey aracılığı ile bana ulaşmaya çalışan kişilerin kim olabileceklerini düşünmeye başladım.
Bana neden ulaşmaya çalıştıkları kısmında fazla durmuyorum. Kimsenin benden bahçesindeki çiçekleri budayıp sulamamı istemeyeceğine neredeyse eminim!
Para kazanmak için adam döven, bazen dövmekten beter eden.
Artık dayak arsızı olmuş bir kaç kişiye ise son dayaklarını ısmarlayıp, artık dayak yemelerini gerektirecek bir şey yapamayacaklarından emin olmuş biriyim sonuçta.
Üzerine düşünülecek kısım Celal Beyin bu birilerini benimle direk görüştürmeyi kabul etmiş olması.
Bu birileri bunun için fazla ısrar etmiş olamalılar.
Bu tarz işlerde kirli işlerini yaptıracak olanlar, kirli işi yapacak olan adamla direk görüşmek istemezler. Ya Celal Bey gibi resmiyette düzgün işi olan nezih bir iş adamı görüntüsü veren birini aracı ederler. Yada yüz yüze görüşmek yerine başka iletişim araçlarını kullanırlar.
Üstelik Celal bey aracılık komisyonunu almaktan kolay vazgeçmemiştir.
Dedim ya düşün dur.
Taksimden 4. Levent'e on iki dakika da gelen metrodan indiğimde üstümdekiler kurumaya ve ben tahmin ettiğim gibi üşümeye başlamıştım. İş görüşmeleri ile ilgili beni rahatsız eden hep bir ağırlık çöker üzerime, kurumaya başlayan elbiseler ve kafamda dönen onlarca soru ile bu ağırlık artıyor gibiydi.
Metronun batı çıkışından çıkınca karşıma çıkan ilk giyim mağazasına girip üzerime yeni elbiseler aldım. Çıkarken mağaza çalışanları baya şaşkındı. Sanırım yeni elbiseler alıp giydikten sonra eskilerini çöpe atılmasını rica eden çok müşterileri olmuyor.
Haki pantolon, kahve rengi kazak... Topraktan geldik, toprağa gideceğiz mesajı vermiyor mu?
Celal bey'in sanayi girişinde bulunan yazıhanesine geldiğimde dikkatimi çeken ilk şey kapıda park edilmiş olan araçların yanında duran korumalar oldu. Bu herifler bazen patronlarını mı koruyorlar arabalarını anlamıyorum?
Kapıya doğru yaklaştığımda korumalardan biri önüme geçip elini göğsüme koyarak beni durdurdu.
Korumanın elini tutup yana doğru gerince vücudu öne doğru eğildi önümde kabak gibi açılan suratında acı belirince, volümü arttırmaya karar verdim. Kafamı itinalı bir şekilde suratının ortasına indirdim. Arkadaşının burnundan gelen sesle harakete geçmesi gerektiğini anlayan diğer koruma silahına sarıldı, Kabanımın cebinden sustalımı çekip klas bir haraketle açtım ve hiç duraksamadan korumanın hatasını telafi ettim. acı içinde inleyen korumanın sesi...
Celal bey'in koruması ismaili dışarı çıkarmaya yetmişti.
İsmail korumaları görünce yüzü biraz ekşidi ama hiçbir şey söylemedi. Saygı-Korku arası bir şeyden sebep sanırım.
İçeriye buyur etti...
Üstümü düzeltip içeri girerken, İsmail'in "bunları içeri alın bir de doktoru buraya çağırın" dediğini duydum.
İş görüşmesi için eksik olan gülümse de yüzümde yerini almıştı.
İkinci katta bulunan ofis tamamen lambri kaplıydı, Celal bey maddi kazancının çok küçük bir kısmını kereste toptancılığından kazanıyordu.
Bu ofise bir çok kez gelmiştim ayrıca genellikle işim gereği kapı açtığım için kapı çalma adetim pek yoktur. Kapıyı açıp içeri girdim.
Celal bey her zamanki gibi Turgut Özal'ın çalışma masası olduğunu iddia ettiği beyaz lake masanın arkasında, Kenan Evren'e ait olduğunu iddia ettiği makam koltuğunda oturuyordu. Karşısındaki üçlü deri koltukta ise 60'lı yaşlarında olduğunu düşündüğüm şık giyinimli, yüzünün de bana hiç yabancı gelmediği bir adam oturuyordu. Yanında ise nispeten ondan daha genç duran, adamdan çok daha iyi giyinimli ne yalan söyleyeyim melek yüzlü bir kadın oturuyordu.
Celal Bey sessizliği bozdu
- Derman kardeş hoşgeldin.
- Hoş bulduk Celal Bey
- Kırmayıp hemen geldiğin için teşekkür ederim.
- Rica ederim.
Misafirlerini işaret ederek.
- Derman kardeş bunlar Adnan Bey ve eşi Asuman Hanım. Adnan bey ülkemizin çok saygın iş adamlarından biridir.
Saygın mı? Zengin mi? Ona bakacağız ikisinin arasında çok ince bir çizgi var.
Müşterinin kim olduğu hayat hikayesi yada zengin mi saygın mı olduğu benim ilgilendiğim bir detay hiç bir zaman olmamıştır aslında. Tanışma faslını hızlı geçip bir an önce konuya gelebilmek için benden beklenebilecek o nezaketsizliği yapıp memnun olma faslını geçip direk konuya girdim.
- Benimle görüşmek istediğiniz konu nedir diye sordum. Adnan beyin gözlerinin içine bakarak.
Adnan bey huzursuz bir şekilde önce Celal Beye baktı. Celal bey başını hafif sallayınca bu sefer karısına döndü. Karısı her hangi bir tepki vermeyince nihayet sıra bana gelmişti. Uyuz bir durumdu. Soruyu kimin sorduğunu anlamaya mı çalışıyordu. Anlamış olmalıydı ki sonunda konuşmaya yada ötmeye başladı. Bakacağız.
- Bak evladım, Celal bey ile ahbaplığımız eskiye dayanır. Benim şahsen hiç bir illegal işim olmamıştır. Ama bu ülkede çok para sahibi olmak bazı güç odaklarının gözüne batmadan olmaz ve mecburen bu güç odaklarından en güçlü olanına bir bedel ödeyerek diğer güçlerin seni rahat bırakmasını sağlarsın.
Sözünü kesip araya girdim.
- Adnan bey, bana bu konularla ilgili ders vermenize gerek yok, sizin gibi çok zengin pardon saygın bir adamın zamanın paradan daha değerli olduğunu bildiğine eminim. Şimdi lütfen kısa kesip konunun ne olduğunu anlatır mısınız?
Tekrar Celal bey'e bakıp güldü.
- Dediğin kadar varmış Celalcim dedi.
Tekrar bana dönüp.. konuşmaya devam etti.
- Param ülke sınırlarını aştı evlat. Yurt dışında bir çok iş yapıyorum ve bu işlerin bir çoğu ülkelerin bire bir kendileriyle.
Müteahhit olabileceğini düşündüm ama bunu sormak yersiz olurdu anlatmaya devam etmesi için bekledim.
- Bunlar gizli anlaşmalarla yapılan yüksek güvenlikli işler. Doğal olarak işlerini yaptığım ülkerin rakip ülkeleri ya aynı hizmeti almak istiyorlar yada bilgi talebinde bulunuyorlar. Bunun mümkün olmadığını bildiklerinden bu nu herzaman kibarca sorarak yapmıyorlar.
Sıkılmaya mı başlıyorum.
Bunda, benim gibi bu zamana kadar ufak tefek işler yapmış birine içinde uluslar arası devletlerin olduğu bir işten bahsediliyor olmasının etkisi olabilir mi?
Araya girdim.
- Hala konudan çok uzağız gibi geliyor Adnan bey. Ben para karşılığında ufak tefek illegal işlerinizi yaptırabileceğiniz biriyim farkındasınız değil mi?
- Evet evlat biliyorum ama bu sefer yeteneklerini başka bir iş için kullanmanı istiyorum senden
- Nasıl bir iş?
- Kızımı korumanı istiyorum.
Kendimi gülmemek için zor tutarak Celal beye döndüm.
- Celal Bey benim böyle şeylere vakit ayırmadığımı çok iyi biliyorsun
- Derman kardeş çok iyi biliyorum ama Adnan beyin de dediği gibi bu seferki iş farklı hem senin için hemde genel anlamda, işinin en iyisi koruma görevlileri bu iş için zaten tutuldu ama başlarına senin gibi bazı şeyleri yapmaktan çekinmeyecek birisi lazım.
Daha az önce aşağıda onlardan ikisini hiç zorlanmadan madara ettin. Sence bu adamlar bir ailenin haddinden fazla şımartılmış tek kızını koruyabilirler mi?
- Yinede benim problemim değil.
- Sana reddedemeyeceğin bir teklif yapamayacağımın farkındayım, seni bu işi yapman için tehditte edemem. Ama rica ediyorum.
Evet "Saygına" daha yakın, nadir rastlanır böyle zenginlere. Nasıl zengin olduğunu anlamak zor değil. İnsanlarla nasıl konuşulacağını bilen insanların zengin olmalarına şaşmamalı.
Söylediklerinde samimi olduğuna dair şüphem yok. Konuşurken gözümün içine bakıyor olması. Ellerini dizinin üstünde kavuşturmuş Öğretmeninden onay bekler bir tavırda sürekli birbirini ovuşturup duruyor olması
- Adnan bey kızınızı kimlerden kormumamı istiyorsunuz?
- Şu an için bunu bilmiyorum.
- Nasıl?
- Bizi hangi ülkenin yada kimlerin tehtid ettiğini bilmiyoruz.
- Bu mantıklı değil.
- Bu yüzden sana ihtiyacım var.
Celal bey'in ofisinden çıkıp, yürümeye başladığımda aklımda adnan beyin söylediği bu cümle yankılanıyordu "bu yüzden sana ihtiyacım var" bu adam kiminle nasıl konuşacağını gerçekten çok iyi biliyordu.
Dünyanın bir çoğu için mantıksız bir işe sahiptim ve adnan bey elinden mantıksız bir iş teklifitle gelmişti. Mantıksızlıkların doğurduğu mantıklı bir durum. çok leziz.
Ofisteki konuşmamızın geri kalanında bir kaç detay daha öğrenmeye çalıştım ama onlarında da pek birşey bilmedikleri her hallerinden anlaşılıyordu.
İşi kabul edip etmeyeceğim konusundaki kararımı orada vermek istemediğim için düşünüp kararımı Celal Beye bildireceğimi söyledim ama kararımı çoktan vermiştim.
Devam edebilir...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder