21 Nisan 2010 Çarşamba

Sitem

Ağzındaki o süt tadıyla
Bildiği en edebi dilde
Anlatıyor bana.
Acılarını.

“O gitti ve artık gelmeyecek” diyor.
“Anlaya biliyor musun”?

Ne diyeceğimi her zaman bilirim.
Ama sıklıkla bilmiyormuş gibi yaparım.
Öyle yaptım yine.

Anladığımı ifade eden bakışımı takındım.
İfadelerim konusunda hep şüphelerim vardır.
Ama bu zamana kadar beni hiç zor duruma düşürmediler.
Hep istenilen ifadeyi verebildiğimi düşünmeme neden olan
Sonuçlara kucak açtım.

İkili diyaloglarda, konuşanı dinlerken düşüne bilmek
Bana her zaman bir yetenek gibi gelmiştir.
Öyle olmadığını bilmek bile bunu değiştirmiyor.

Ne saçma dertler bunlar.
Ne can sıkıcı dejavular

Bu işler buraya nasıl geldi inanamıyorum,

Oysa dün gibi aklımda
Peder beye bir haftalık ayakkabının
Burnunun nasıl açıldığını anlatıp
Bi’ haber modadan Ahmet amcadan
-Dedemle aynı model ayakkabı giyiyordum,
Dedem kendini çocuk hissetmiyorduysa da ben kendimi
Dede gibi hissediyordum o kesin-
Yeni bir çift ayakkabı aldıra bilmek.

Çivi oyunu için, nalburdan 12’lik çivi alabilmek
-çamura daha iyi saplanırlardı.-
-misket oynamakta ters gelirdi-

İlkokul öğretmenimin beni her gün
Kocasıyla aldatmasına göz yummak
-sonra ondan çocukta doğurdu-

Okul çıkışında piç enver’e para kaptırmadan
- “e” bilerek küçük” isim özel ama adam özel değil-
Sıvışabilmek.

Hepsi basit dertlerdi ve
Çözüm hep kendiliğinden gelirdi.
Mesut amca ilköğretimi biraz daha erken
Sekiz yıla çıkarmış olsaydı
Beş yıl sürmezdi.

Aç kurtlar sürü dağıldığın da ortaya çıkar.

Sonra bu gün ki beni ben yapan yıllar.
Herkes son baharda göç ederken
Sıcak iklimlere
Ben lanet kışı yaşardım
Olmak istemediğim
Her hangi bir yerde

Bu sonuca sebep ben değildim ama.
Anne babamı ben seçmemiştim.
Dedeme Adımı “Ali” koydurup
“Hz. ALİ” gibi ol nasihatini ben verdirmedim.

“Hz. ALİ” ye

“Haksızlığın önünde eğilmeyiniz, zira
Hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz”

Sözünü de kesinlikle
Ben söyletmedim.

Ben; o tatlı kızın sürekli dediği gibi.
“Tüme varımda” bir sonuçtum sadece

Ve ben demedim kimseye
Siz sadece sonuca bakın diye.

Ama şimdi karşımda
Ağzındaki süt tadıyla
Bildiği en iyi edebi üslupla
Anlatıyor bana
Acılarını.

Kız kulesinden ibaret sanıyor İstanbul’u

Bilemiyor.
Gaziosmanpaşa’yı
Kuştepe’yi
Hacıhüsrevi

Orda da oksijenin simgesi “O2” sanıyor.

Somut acılarından bahsedemiyor
Utanıyor beklide
Salıncakta sallanırken parmağını
Sıkıştırdığını anlatmaya
Belki de uyduramıyor edebi üslubuna
Hiçbir yerinden.

Bilmiyor, bir kış günü.
Bir park bankının üstünde uyumanın
Ne demek olduğunu
Bilmesinde zaten ama
Hep anlaşılmak istemesin
Anlamakta en azından anlamaya çalışmakta
Olsun seçenekler arasında.

O zaman belki,
Bir seçenek olarak görünür
Minnettarlık!

Ama, ama nerde?

Kendi odası ve duvarlarında posterleri var
Rafları var yahu üstü kitaplarla dolu.
Kitabın kendisine
İçindeki bilgiden daha çok değer veriyor.

Paylaşamıyor arkadaşlarıyla zavallım.
Korkuyor, okurda anlamazlar diye değil.
Bir köşesini kıvırır yırtarlar diye.

Ama şimdi karşımda
Ağzındaki süt tadıyla
Bildiği en iyi edebi üslupla
Anlatıyor bana
Acılarını.

Ve ben anlıyor muyum o’nu
Maalesef, maalesef.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Yaşa!

“Acıyorum sana” dedi.
Eskitmişsin yüreğini, her şeyin gibi.
Sevdaların eski.
Özlemlerin eski.
Nefretin eski.
Şu Lanet sehpan…
Elinden düşürmediğin çayın
O bile eski.
“Üzgünüm” dedim.
“Bak” dedi. “İşte bu en eskisi”
“Ölüyorum” dedim.
“Bu gece değil,
Hadi romantik bir şeyler söyle” dedi.
“Eskimiş yüreğinin iyi yanını, kelimelerini
Bu gece benim için şekillendir.
Unutayım en az sehpan kadar pürüzlü yüreğini
O zaman belki severim seni.”

“Arsız bir istek, seni sevmek
Ruhsuz bir beden hayal etmek
Günahmış, etikmiş bilmemek.
Ne güzel.
Seninle, sensiz ölmek”

“Bu gece değil” dedi.
“ Sarıl bana, yaşatacağım seni
İçimde ve dışımda”
Yaşadım,
Tekrar ve tekrar…
İçinde ve dışında…
O sadece.
“Yaşa” diyordu.
Anlıyordum…
Gidecekti, güneş gelmeden hemen önce.
Ve “Yaşa” diyordu.
Ölmeden hemen önce.

28 Mart 2010 Pazar

İçimdeki İhtiyarla Sohbetlerim (ilk bölüm)

Merhaba dedi genç, uzun süre seyrettiği ve nedense kendisiyle özdeşleştirdiği ihtiyar adama

Merhaba dedi İhtiyar adam, sesin sahibi tanımadığı bu genç adama dönüp.

- En az benim kadar sadıksınız bu sahile, sürekli nereye bakıyorsunuz?

Güldü ihtiyar adam.

- Kendime bakıyorum evlat fakat sahil aynı sadakati göstermiyor değişiyor ve değişiyor.
- Kendinize mi bakıyorsunuz? Nasıl yani?
- Bakmakla görmek farklı şeylerdir evlat, bunu bilmediğini ya da ilk kez duyduğunu söylemeyeceksin değil mi bana?
- Daha önce de duydum evet ama duymakla anlamakta aynı şeyler değildir. Bunu da siz ilk kez duyduğunuzu söylemeyeceksiniz değil mi?

Güldü ihtiyar adam ve gencin o’nu güldürmüş olmasına sevindi.

- Söylemeyeceğim evlat. O zaman sana anlatayım, benim yaşımda insanın bir geleceği olmaz, elini açıp bakarsın ve orada hiçbir falcının okuyamayacağı bir geçmiş vardır sadece. Sonra sen nereye baksan geçmişinden bir iz görürsün, çok dalar gidersin. Bir anlık görüntüde hayatının 5-10 yılını yaşarsın.
- Anlıyorum. Hep yalnızsınız bir aileniz yok mu?
- Aile evet bir kızım bir de oğlum var diye bilirim.
- “diye bilirmisiniz” Nerdeler şuan?
- Kızım uzun zamandır yok buralarda çok özledim onu ama hayatım boyunca kaçtı benden
- Neden peki?
- Ben çok gençken anneleri bizi terk etti, hiç suçum yoktu ama peşinden gitmediğim için kızım hep beni suçladı.
- Peki ya oğlun
- Oğlum bu durumdan pay çıkardı, o zaten annesini ve kız kardeşini kıskanırdı. Benim onlara daha çok değer verdiğimi düşünürdü her zaman ve onların gidişi ile bütün ilgimin alakamın ona kalması hoşuna gitti, bazen sıkardı beni kızardım ona ama beni hiç terk etmedi.
- Çok ilginç.
- Öyle mi dersin?
- Peki, siz kızınıza hiç ulaşmaya çalışmadınız mı ya da o size sonuçta siz onun babasısınız?
- Aslında hem ben ona, hem de o bana hasret bir hayat yaşadık, ben çok aradım o’nu birkaç kez bulmuşum gibi de oldu ama bazısın da ya o değildi yanlış anlamıştım ya da oğlum engel oldu
- Oğlunuz mu engel oldu?
- Evet, sürekli “hayır baba bırak o’nu aramayı peşinden koşmayı o seni terk etti bak ben buradayım asla terk etmeyeceğim seni” der dururdu. Sonradan anladım ki birkaç kere oğlum yüzünden de kızım yanıma gelmekten vazgeçmiş.
- Bunun için oğlunuzu hiç suçlamadınız mı peki, bilerek kızınızı sizden uzak tutmuş sonuçta
- Evet, suçladım bu yüzden öldürdüm o’nu
- Ne? Kendi oğlunuzu mu öldürdünüz?
- Evet, sonunda bir gün anladım ki, annelerinin bizi terk etmesinin, kızımın hayatım boyunca benden kaçmasının tek nedeni oğlum muş. Ve anladım ki ben o’nu oğlum olduğu için değil, annesinin ve kız kardeşinin aksine beni hiç terk etmediği için sevmiş ve bütün bana yaptıklarını ve yaptırdıklarını görmezden gelmişim, öldürmek istemedim o’nu aslında uzak durmaya kaçmaya çalıştım, ama hep bir karanlık gecede buldu beni ve yine hep aynı şeyleri söyledi.
“Daha ne istiyorsun baba, bir bak etrafına kimsenin öz kızıyla olduğu yok, kızlar hep üvey, anneler ve eşler hep terk ediyor neden benim yüzümden olsun ki, ben de senin bir parçanım, ben senden var oldum ve sen beni yetiştirdin bu hale getirdin, şimdi benden mi kaçıyorsun. Kaçma baba benden, yaşa beni sadece benimle yaşa. Göreceksin sende ne annemi özleyeceksin nede kız kardeşimi”
Olmadı ama hem sevdiğim kadını hem de kızımı özlemekten vazgeçmedin ve bir gece öldürdüm oğlumu.
- Çok üzüldüm gerçekten, çok acı bir hayat sizinki.
- Her hayat acıdır evlat ama yaşarken anlamaz insan sonun da anlar, elini tutacak kimsesi kalmadığında ellerini cebine bir atar, bakar ki cebinde “keşkeler den” ellerine yer kalmamış.
- Haklısınız sanırım.
- Ah evlat, hayatım boyunca bu haklısınız lafını duydum, ikinci bir fırsatım olsaydı haksız olmayı seçerdim.
- Benim şimdi gitmem gerekli daha sonra yine gele bilir miyim yanınıza.
- Tabi ki gelebilirsin evlat.

Genç kalktı ve uzaklaşmaya başladı ama sonra durduğu yerden arkasını döndü ve ihtiyar adama.

- Peki, Son bir soru daha merak ettim hikâyeyi anlatırken hiç çocuklarınızın ismini zikretmediniz. Çocuklarınızın isimleri neydi?

Güldü ihtiyar adam ve gencin o’nu güldürmüş olmasına sevindi yine.

- Kızımın adı “Mutluluk”, oğlumun adı “Mutsuzluk” Sevdiğim kadının adı da “ umut” tu evlat.

Güldü genç ve ihtiyar adamın o’nu güldürmüş olmasına sevindi.

27 Mart 2010 Cumartesi

Bahçıvan

Anlatılmaya değer hiçbir duygunun,
Yok tadı dudaklarımda.
Ne geçmişten bir sitem
Nede geleceğe bir vaat,
Yok sözlerimde.
Yaşken eğilmemiş ağaçlar gibi
Her içsel fırtınada bir kural yıkan
Dallar sahibiydik ve
Geç öğrendik bahçıvanımızın
Yine kendimiz olduğunu
Elbet budanmalıydı, Bu düşünce dalları
Batılı bir elin peyzaj çalışmasına
Kurban gitmeden…
Ve
Yerimize küçük çam ağaçları
İthal edilmeden önce

Rüyalarıma Hoşgeldiniz

Huzur vurmuş kıyısına karalarımın
Ufukta bir ışık aydınlatıyor her yeri
Yanaklarımda süzülen yaşlar yok artık
Gözlerimi yakan bu mavi
Unutmuşum birçok şey gibi
Mutluluğun da rengini
Huzur mu bu soluduğum ciğerlerimde ki?
Mutluluğa dönüşecek mi peki?
Yaşamaktan çok ölmek istediğim yerdeyim sanki.

Dumanlı

Adın günah olsa da
Bir tutam nimetsin bence
Topraktan insanlığa.
Çözüm dallarından içip
Hayatı anlamlandırırken.
Düşünce okyanusunda can simidi
Fütursuz hayallere karşı en etkili silahsın
Mantıksızlığın ve
Bir kağıt parçası ile saçmalamanın en güzel şekli.
Hayyam’ın şarabını kıskandıran
Kıskanılan o deliliğe geçişin anahtarısın.
Şifa değilsen de, dert olmak tanda çok uzaksın.

Demir Soğukluğu

Demir parmaklıklıydı pencerelerimiz
Her seferinde bir şeyler çalıp da giden o
Hırsız mutluluklardan yüzünden
Bir elimi uzatıyordum bazen
Demir parmaklıklardan dışarı
Sahte mutluluklar değiyordu da parmak uçlarıma
Bir umut içinde biraz daha uzanıyordum dışarı
Mutluluğu avuçlamak istiyordum ama
Diğer elimdeki
O demir soğukluğu getiriyordu beni kendime.
Sonra ne oldu bilmiyorum
Önce umudum gitti.
Sonra demir parmaklıklar.
Umudum ve parmaklıklar hiç geri gelmedi ama
O demir soğukluğu hala benimle.

Huzursuz bir uykudan uyanınca; ya etrafınızdaki karanlığa yenilip, gözlerinizi sımsıkı kapatırsınız. ya da sadece gözlerinizi açıp, karanlığa alışmasını beklersiniz. Zifir-i Karanlıktaysanız tercihinizi yapmışsınızdır.